Siz Milas / Çomakdağ deyin, ben Menteşe Dağları diyeyim. Siz Eşeler Yaylası deyin, ben Mergenli Aşı Dağları diyeyim, Siz Dirmil deyin, ben Tefenni diyeyim.
Dağlardan dağlara ovalardan ovalara on binlerce çadırla göçüp durmuş bizimkiler, sanki bir şey kaybetmişler de bulacaklarmış gibi, o yayladan o ovaya, o geçitten bu köprüye karış karış gezip durmuşlar Ege'yi Akdeniz'i... Efsaneler bırakmışlar arkalarında, destanlar, türküler... Dağ başlarında bir bayrak gibi dalgalanan mezar taşları kalmış arkalarında.. Adı sanı unutulan isimsiz kahramanları bırakmışlar oralarda... Türbelerde adak adamışlar, ağaçlara çaput bağlamışlar... Telli duvaklı gelinleri kırmızı yeleli atların üstünde göndermişler gurbet ellere...
Resimler yapmışlar keçelerin üstüne, kilimler dokumuşlar koyun yününden. Hasreti, acıyı, kederi çizmişler motiflere. Umudu çizmişler, mutlu geyikleri çizmişler...
Kazanlar yapmışlar çamaşır yıkamak için, aslan başlı şu testleri yapmışlar...
Başı dumanlı dağlardan, başları dumandan dönen ardıç ağaçlarının altından geçmişler, üç telli cura çalmışlar, çam düdükleri yapmışlar...
Kırmızı şaraplar içmişler, kıştan ilkbahara dönüldüğünde...
Dugguk kuşundan öğrenmişler baharın geldiğini, binlerce çiçek koklamışlar, binlerce kez ellerini gökyüzüne kaldırıp, varlığa birliğe dua etmişler. Her yeni gün için tabiat anaya saygı duymuşlar...
Kadınlar, toplumun saygın varlıkları... Özgürce korkmadan, bıcaklanmadan, tehdit edilmeden yaşamışlar...
Çocuklar doğanın koynunda özgür büyümüşler...
Siz Çomakdağ deyin, ben Fethiye diyeyim. Siz göçebeler, Yörükler diyeyim. Siz Anadolu deyin, ben Türkiye diyeyim...
(Ne de güzel oynar bu zeybeği Yörük kadınları... Dikkat edin adımlar aynı anda, dönüşler, kolların kalkması aynı anda...)








