Belma Doğan

Belma Doğan

Hayatın Sihri
belmadogaann@gmail.com

Gizemli Topraklar

26 Mayıs 2022 - 11:53 - Güncelleme: 26 Mayıs 2022 - 13:06

“Bildiğim kendimi bildim bileli aşık olduğum,

bildiğim ancak aşıkken var olduğum...

işte bu yüzden, benim için aşık olmak;

çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.”
Murathan Mungan

Dağlar ruhu baştan çıkarıyor, türküler yankılanırken, ayaklar uyumla topraklanıyordu.  Eller ahenkle zarifçe sağa sola dönüyordu.

Temiz yüzlüydü, sarı olsun, dedim. Ben kırmızı bağlayacağım sana dedi... Eşarbı sararken başıma, yerinde duramayışıma bıyık altından gülüyordu, sarılmak geldi içimden... Bir yeri yaşamak her şeyiyle damak tadından, giysilerine kadar. Bir zamanlar Mısır’a gittiğimde, yerel kıyafetlerini giyip defler eşliğinde girdiğimi hatırladım yemek salonuna, gruptan bir beyefendi, Albay’dı, kimse giymiyor bende mi giymesem dediğimde, “yaşıyorsun tüm benliğinle, sen git giy” demişti.



Sarıverince ruhu renkler, bir heyecan, bir coşku...  Yaşıyor arkadaş bu şehir yaşıyor, yılların bilgisini içinde barındıran bu taşlar, taşlı sokaklarında... Bu renk, Allah’ım rengarenk...

Ayağında siyah şalvarı, üzerinde motifli yeleği bir yandan şarkı söylüyor, bir yandan çalıyordu. Etrafı daire şeklinde sarılıydı mozaik gibi, inanılmaz bir sentez, kulağıma çalınıyordu Türkçe, Kürtçe, Arapça, Süryanice.

Hadi durma dans et, karış, katış ey gönül ! Biraz sonra el ele halay çekiyor, Reyhani oynuyorduk.

Yol boyu her köşede çalan canlı müzik nasıl da yükseltmişti zaten uçuşta olan ruhumu, halay mı çekmedim gençlerle, adım başı Mardin sohbetleri mi yapmadım. Her biri kolunda altın bileziği olan gençler; ustalar, çıraklar hala vardı burada.  Pek sevmiyorlardı burayı, imkanları kısıtlı bulduklarından, bende farkettirmeye çalıştım “özünüzü yaşıyorsunuz hala, bu çok kıymetli bir şey”  diyerek.




Hayata karışarak ağır adımlarla yürürken meydanda buldum kendimi. Panayır gibiydi, sağdan soldan gelen süslü atlar, uzun sırıkların üzerinde yürüyen gençler, müzik yapanlarla dolu… Film seti miydi yoksa.



O sırada geçti sırtında bardakları yıkamak için taşıdığı altın renkli ibrik, aşlama sandım, meyan kökünden yapılan, Adana’da böyle satılırdı. Demir Hindi dedi, onu da nereden çıkardın dercesine, başladı faydalarını saymaya. Üzerinde yerel kıyafeti, başında fesi, sarı bıyıkları aşağı doğru, elindeki bardakları şaklatıyordu müşteri çekmek için. Birkaç soru sorayım dedim, baktım gözünü yere indiriyor, belli ki biraz utangaçtı.

Mardinli Hercai, İmran atının yularından tutmuş geldi, tam da Sanat sokağına girmiştim. Fotograf çekildiğimi görünce telefonumu istedi, kendi telefonunun camına yansıtarak öyle bir fotograf çekti ki, sanki göle yansımıştı görüntüm. Çok sürmedi beni ikna etmesi ata binmem için, hangisi dedi, tabiki beyaz olan dedim. O içinde su olup aktığım pembe/sarı taşların arasında gezmeye başladım. Sevda’nın nal sesleri yankılanıyordu bol basamaklı dar sokaklarda.  




Nereden nereye, korkumu Göcek’te siyah heybetli atımla, adı Bella idi, dereleri geçip denize girerken atmıştım zaten.

Birkaç cümlesi vardı Hercai’nin, birini de bana patlatınca güldüm “Mermiler seksin bu alemde teksin Berna hanım” demişti ilk gün grupla gezerken. Bu sefer ben söylettim atımla salına salına giderken.  Attan inince oturduk kaldırıma, meydanın şaşaasında Mardin’i ve Mardin’liyi anlamaya çalışıyordum. Karşısında gerçek bir insan bulmaktan etkilenmiş olacak ki, kahve bile içtik karşılıklı. Bir yandan gözü atında idi, keşfedecek daha çok şey var diye düşünerek vedalaştım. Nasıl böyle özünü kaybetmemişti bu insanlar, “para almayacağım demiştim” deyince kendisine değil atına hediye diyerek verebildim.

“Ben Ben olup aktığımda BEN’im.”

Yasemin biricik arkadaşım, “seyrediyorum seni, akıyorsun, hayatla dans ediyorsun resmen” diyordu o içten gülümsemesiyle. Aslında hayat akıyordu bana, öyle öz insanlar çıkıyordu ki karşıma, ki biri de kendisi idi, mutluluğum zirvede, kalbim bir başka çarpıyordu.


Bir süredir yoktum buralarda, yazamadım, Mezopotamya’da o güçlü toprakların büyüsüne kaptırdım kendimi.  Mardin’den Şanlıurfa’ya, Karatepe’den Göbeklitepe’ye yazarken bile boğazım düğümleniyor.  

Çağlıyorum şu an, neler akacak görelim….

Henüz Mardin sarhoşu iken kuruluşu MÖ 6000 yıllarına dayanan antik bir kent çağırdı şimdi de, yarın yola çıkıyorum.  Sevgiyle kalın….

Bu yazı 218 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum