Karabasan!
Ben insan mıyım?
Knut Hamsun, insanın doğa ile toplum içindeki karmaşık duyguları arasındaki çatışmayı işleyen (Türkçede Son Mutluluk olarak da bilinen) Pan romanında, başkarakteri Thomas Glahn’a şunları söyletir: “Çevremdeki bütün o güçlerin karşısında bir anda kendi değersizliğimi anlayıp kederlendiğimde, hayıflanarak şöyle düşünürüm: Nasıl bir insanım ben? Yoksa yitik miyim? Belki de artık yokum bile! Ve kendi adımı yüksek sesle söylerim, hâlâ varolup olmadığımı duymak için.”
İnsan da öyle yapmalı, kendi adını yüksek sesle söylemeli: “İnsanım ben!” demeli… Knut Hamsun'un "Son Mutluluk" Kitabı ile ilgili açıklamayı kitap tanıtım bülteninden makalemin sonunda yaptım. İnsanlık için tekin olmayan zamanları kendi varoluşumuzla birlikte yarattık... Silkelenmek için düşünmek, sorgulamak, ses çıkarmak ve en önemlisi kitap okumak gerekiyor. Geçen çağlara rağmen yapılan yanlışlardan ders almayan canlıya insan diyebilir miyiz?
Oysaki insan denen varlık, yaklaşık 2,5 milyon yıl önce, Pleistosen Çağ’da ortaya çıktı. 12 bin yıl önce de Holosen Çağ’da bitki ve hayvan yetiştiriciliğine başlayarak yerleşik hayata geçti. İnsanın “doğaya ait” iken “doğaya sahip” olmaya başladığı bu yeni dönemde, doğanın hal ve gidişi insan tarafından belirlenen kaygı verici bir aşamaya geçildi. Sonra da kendine tekinsiz alanlar ve canlılar yarattı! Karabasan içinde debelenip duruyoruz...
Makalemdeki "Karabasan" başlığı oldukça güçlü, tekinsiz ve bir o kadar da merak uyandırıcı değil mi? Bu kelime hem halk inanışlarındaki o karanlık figürü hem de modern insanın üzerine çöken psikolojik ağırlıkları temsil edebilecek bir derinliğe sahip.
Karabasanın en büyük illüzyonu, onun sonsuz ve sarsılmaz olduğu inancıdır. Oysa her karabasan, uyanışın eşiğinde en ağır halini alır. Hamsun’un karakteri Thomas Glahn’ın ormanda kendi adını haykırması, sadece bir varoluş ispatı değil, sistemin bizi mahkûm ettiği o derin sessizliğe bir başkaldırıdır. Eğer üzerimize çöken bu sosyal çürümeyi ve küresel kuşatmayı durduracaksak, işe önce kendi adımızı, yani kendi irademizi hatırlayarak başlamalıyız.
Karabasanın sonu, insanın yeniden doğuşudur!
Zihinsel prangaları kırma zamanıdır… Farkındalıktan eyleme çıkışın ilk basamağı, bize sunulan "çaresizlik" paketini reddetmektir. İktidarların korkuyla, küresel güçlerin ise konforla bizi hapsettiği bu uyuşukluktan çıkmanın yolu, özne olma halimizi geri kazanmaktır. Algoritmaların belirlediği bir "nesne" olmayı reddedip, kendi düşüncemizin sorumluluğunu alan bir "özne"ye dönüşmek, karabasanın en karanlık noktasına bir ışık yakmaktır.
Sosyal dokuyu yeniden örmek için "Küçük Adalar" stratejisini yaratmalıyız… Çürüme yukarıdan aşağıya sızmış olabilir; ancak iyileşme her zaman aşağıdan yukarıya, kalpten kalbe yayılır. Karabasanın bizi mahkûm ettiği yalnızlıktan kurtulmanın yolu, "yatay dayanışma" ağlarını yeniden kurmaktır. Mahallemizde, iş yerimizde, dijital olmayan gerçek meydanlarımızda; güveni, liyakati ve etik değerleri yeniden inşa eden küçük adalar kurmalıyız. Bir el, diğer elin felcini çözer. Dayanışma, sosyal çürümenin tek panzehiridir.
Anadolu irfanı ile evrensel etik arasında bir köprü olmak, bu toprakların hamurunda her zaman varolmuştur. Kadim "insanlık" bilincini, bugünün rasyonel ve etik değerleriyle harmanlamalıyız. Doğaya hükmetmeye çalışırken kaybettiğimiz o ruhu, doğayla ve birbirimizle barışarak geri alabiliriz. İnsanlık, 2,5 milyon yıllık bu serüvende çok daha büyük fırtınalar atlattı; bugünkü teknolojik ve siyasi kuşatmayı da yine kendi içindeki o sönmeyen "merhamet" ve "akıl" kıvılcımıyla aşacaktır.
Uyanmak Bir Tercihtir!
"İnsanlık nereye gidiyor?" sorumun cevabı, başkalarının çizdiği rotalarda değil, bizim her sabah hangi değerlere uyanmayı seçtiğimizde gizlidir. Karabasan, biz gözlerimizi sıkıca kapattığımız sürece gerçektir. Şimdi, Glahn’ın o haykırışını bir adım öteye taşıma vaktidir.
Sadece "Buradayım" demek yetmez; "Buradayız, ayaktayız ve bu dünyayı yeniden insan onuruna yaraşır bir yer kılacağız" demeliyiz. Çünkü şafak, biz uyandığımız an başlamış demektir.
Adaletsizlik karşısında susmak, zamanla toplumun tüm dokularına yayılan ve onu içten içe bitiren bir tümöre dönüştürmektir. Herkesin sadece kendi doğrusunu duyduğu, dışarıdaki gerçek çığlıklara sağırlaştığı; hakikatin diri diri gömüldüğü dijital hücreler yankı odası mezarlığına dönüşür…
İnsanların bir araya gelse bile birbirine tutunamaması; ağır ama kaygan bir kütle gibi sadece yıkıma meyletmesi, gerçek bir bağ kuramaması sadece bir civa toplumunu oluşturur .
Duyguların ve empatinin yerini algoritmik tepkilere bırakmak; başkasının acısını bir "içerik" olarak tüketip hızla kaydırılan parmakların duyarsızlığı sonucunda vicdan mekanikleşir. Adalet, etik ve özgürlük gibi kavramlarının içi boşaltıldığı için, bireyin kendi dilinde sığınacak bir mana bulamaması haline dönüşür!
Sosyal çürüme, aniden devrilen bir ağaç gibi değil, kökleri içten içe yiyen görünmez bir mantarların istilası gibi ilerler. Bugün karabasan, sadece gece gelen bir gölge değildir; bir çocuğun gözündeki korkuda, liyakatin ayaklar altına alınışındaki o arsız gülüşte ve haksızlığa karşı 'benim başım yanmasın' diyen o buz gibi sessizlikte gizlidir.
Kurtuluş yok tek başına!
****
Kitap Bülteni;
Artık bütün şehirlerden bezmiş, iç sıkıntılarını kırlarda, ormanlarda, şehirden uzak yerlerde dağıtmaya çalışan, kayıp gençliği peşinde avare, orta yaşlı bir hülya adamıdır kahraman.
Göçebe, üç bölümlük büyük romana yazarın verdiği genel isimdir. Sonbahar Yıldızları Altında 1906'da, Hüzünlü Havalar 1909'da, Son Mutluluk 1912'de yazıldı, çıktı. Hamsun'un asıl adı olan Knud Pedersen'in ağzından anlatılır olaylar. Artık bütün şehirlerden bezmiş, iç sıkıntılarını kırlarda, ormanlarda, şehirden uzak yerlerde dağıtmaya çalışan, kayıp gençliği peşinde avare, orta yaşlı bir hülya adamıdır kahraman. Şehir gürültüsü ve uygarlığından kaçarak tabiatın bağrında, yıldızların altında ruhuna sükun ve şifa arayan, kanının çağıltısını kırların soluğunda yatıştırmak isteyen, şair ruhlu birisi...

Sağlık ve sevgiyle kalın...
Aydan Tuncayengin
www.aydantuncayengin.com








