Biat Et, Rahat Et!
"Siyasetin bu kadar kasvetli, absürt ve "akıl sağlığını kaybetmeme garantili" ortamını ancak kara mizahla masaya yatırabilirim" diye düşündüm. İşler çığırından çıktı… Zira trajedinin dozu kaçınca, insanın sinir bozucu bir kahkaha atma ihtiyacı oluyor.
“Ciddiyetimi bozmadan aralara ince, iğneleyici ve durumun absürtlüğünü yüzümüze vuran duruma bir kara mizah sosu ekleyerek makalemi kaleme alayım” dedim.
Delirmeme Garantili Otoriterleşmenin El Kitabı!
Siyaset bilimi, popülist ve otoriter rejimlerin kalıcılığını sadece devletin elindeki kaba kuvvetle açıklamaz. İşin içinde çok daha sofistike bir mühendislik vardır: Muhalefetin profesyonelce çuvallama yeteneği ve kitlelerin ekonomik olarak "akşam ne yiyeceğiz?" sorusuna hapsedilmesidir. Türkiye’nin son çeyrek asırlık macerası, adalet saraylarının adeta birer "istek şarkı" merkezine dönüştüğü, ekonominin "hepimiz yoksullaşalım ki hareket edemeyelim" felsefesiyle yönetildiği süreç absürt bir simülasyonu andırmaktadır.
Kaybetmeyi bir yaşam tarzı haline getiren muhalif elitleri, cüzdan boşaltarak kitle sakinleştiren ekonomi dehalarını ve korkudan evine kapanan bir toplumun anatomisini kara mizahın süzgecinden geçirmek istedim.
Muhalefetin "Kaybetme Sanatı": Sağa açılacağız derken şarampole yuvarlandı!
Türkiye’de ana muhalefetin (CHP) uzun yıllar boyunca uyguladığı strateji, "İktidarı kendi oyun alanında, yani sağcılık yarışında yenmek" gibi dâhice (!) bir fikre dayanıyordu. Bu stratejinin Türk siyasi tarihine kazandırdığı iki nadide kırılma noktası vardır:
"Ekmek İçin Ekmeleddin" Vakası (2014): Laik, seküler ve Cumhuriyetçi değerlerin kalesi olan bir partinin, tavan oy oranını aşmak için muhafazakâr bir figürü çatı aday göstermesi siyaset matematiğinin bittiği yer oldu. Taban o kadar şaşırdı ki, sandığa gitmek yerine evde pineklemeyi tercih etse de, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan “tıpış tıpış sandığa gideceksiniz” emri geldi. Bu hamlesi ile "sağ seçmene şirin görüneceğim" derken kendi seçmenine yabancılaşmanın ilk görkemli fiyaskosu olarak tarihe geçti. Kendimi affetmiyorum!
YSK'nın mühür skandalından neredeyse 48 saat sonra Kılıçdaroğlu konuşmaya karar verdiğinde "Atı alan Üsküdar'ı geçmişti!"
Altılı Masa: "Kupon Milletvekili" Dağıtım Şirketi (2023): 2023 seçimlerinde kurulan Altılı Masa, siyaset tarihinin en verimsiz alışverişine sahne oldu. Oy oranı anketlerde mikroskopla görülebilen küçük muhafazakâr partilere, CHP listelerinden 30'un üzerinde milletvekili hediye edildi. Sonuç? Seçim kaybedildi, emanet milletvekilleri meclise girdi. Anında kendi yollarına gittiler. Muhalif seçmene ödediği yüksek vergiler ve sinirsel çöküş kaldı.
2010 ile 2023 yılları arasında girilen çok sayıda genel, yerel ve cumhurbaşkanlığı seçiminin kaybedilmesine rağmen görevden çekilmemesi ve parti içi değişim taleplerine geç yanıt verilmesi seçmen nezdinde yıpranmasına yol açmıştır. Dokunulmazlıkların kaldırılmasına muhalefet olarak evet demesi, dedirtmesi tam bir akıl tutulmasıydı...
Bu karardan sonra Türkiye’de çok şey yolunda gitmedi. Sonra kalkıp milletvekilini hapse attılar diye Adalet için yürüdü tam bir trajik komedi! Geçmişte yaptığı hatalarını unutmadık. Ekmeleddin vakasından itibaren CHP'için çalışmadığına inandım!
Kemal Kılıçdaroğlu girdiği 13 seçimi de kaybetmesine rağmen, hiç rahatsız olmadı! Koltukta kalmak için neden hala direniyor olabilir? Yine "kime hizmet ediyor" diye sormadan geçemeyeceğim? Ben sorunun cevabını biliyorum da siz hazmedebildiniz mi merak ediyorum!
Başka açıdan bakacak olursak; Siyasi Partiler Kanunu ve "Mesih Sendromu" bizim sistemimizde liderler kendilerini partinin kurucusu değil, bizzat mülk sahibi olarak görürler. "Ben gidersem parti dağılır, ulusalcılar solcuları yer" efsanesiyle delege yapısını kendilerine bağlarlar. Sandıktan çıkan hezimeti, kurultay salonlarında kendi bizzat seçtikleri delegelerin alkışlarıyla "güvenoyuna" çevirip vicdanlarını rahatlatırlar. "Değişim" diye sahneye çıkanların dün o koltuğun sağ kolu olması da ayrı bir hiciv durumudur. 13 yıldır hiç mi yaşanan hezimetin farkında değillerdi? Yoksa onlarda “Biat et, rahat et” duruşunda mıydı?
Ekonomi Politikası: "Boş Cüzdan, Uysal Vatandaş" Teorisi!
Enflasyonun uçması ve orta sınıfın bir gecede buharlaşması, sanıldığı gibi sadece bir "beceriksizlik" sonucu olmayabilir. Siyaset sosyolojisinde buna "Mideyi Boşalt, Zihni Sustur" yöntemi denir. Halkın gelirlerine, kazanımlarına kasıtlı yapılan her şey ekonomiye dip-ayarı çekme yöntemidir. Alayı komplo oyuncusu!
Ekonomik Kitle Sakinleştirme Döngüsü
Kira ve Ejder meyvesi arasındaki uçurum (Orta Sınıf Öldü)
"Yarın neye zam gelecek?" stresi (Geleceği Düşünecek Vakit Yok)
Sadaka kültürü ve sosyal koli yardımı "Giderlerse Aç Kalırım"
****
İnsanlar ev kirasını nasıl ödeyeceğini, hergün öncelikli ihtiyaçlarına ne kadar zam geleceğini düşünmekten, "hukukun üstünlüğü" ya da "şeffaflık" gibi lüks(!) kavramları düşünecek vakit bulamıyor. Yoksulluk insanı bugüne ve sadece hayatta kalmaya hapsetti. Üstelik bu sistem insanı devlete bağımlı kılma hedeflidir. Orta sınıfı yok edip herkesi asgari ücret bandında eşitlediğinde, insanlar dağıtılan sosyal yardım kolilerine muhtaç hale gelir. "Düzen değişirse bu koli de gelmez, büsbütün biteriz" korkusuna kapılan halka harika bir biat mekanizması üretmiş olurlar!
Kurulan iklim, topluma verilen mesajlar :"Bizim kurallarımızla oynamazsanız, başınıza ne geleceğini tahmin bile edemezsiniz" üzerinden planlandı. Terör ve kaosların yarattığı, halkın yaşadığı vahşetler, kolektif hafızaya bir daha silinmeyecek bir korku pimi olarak yerleştirildi.
"Biat Etmeyen Kalmasın" temizliği yapıldı! Ordu, polis ve yargıdaki liyakatli kadrolar tasfiye edilip yerlerine tek vasfı sadakat olan isimler yerleştirildi.
Sokak lümpenliği yasallaştı. "Bizim yandaşlarımız sizi fena yapar" alt metni hafızalara kazındırıldı. Vatandaş anayasal protesto hakkını kullanmak istediğinde karşısında sadece polisi değil, pervasız çeteleri de bulabileceği korkusu başarıyla enjekte edildi.
Yargının "Tırpan" olarak kullanılması sağlandı!
Evdeki huzur, kaostan önde gelir! Sosyolojik sığınak olarak çekirdek ailemiz önemlidir…
Tüm bu çürümeye, sokaklardaki mafya tipli pervasızlara ve ekonomik buhrana rağmen halkın neden devasa bir patlama göstermediğinin sırrı bizim geleneksel sosyolojimizde saklıdır. Bizde birey devlet karşısında bir hiçtir; bu yüzden tek gerçek sığınak akraba, eş-dost ve aile bağlarıdır.
Bir anne-babanın en büyük ideali ülkeye demokrasi getirmek değil, "çocuğunun başını belaya sokmamaktır." İktidar toplumun bu genetik kodunu çok iyi çözmüştür. Sürekli pompalanan kaos, terör ve "ben gidersem iç savaş çıkar" retoriğiyle ailelere şu mesaj verilir: "Evet, yoksulsunuz, adalet yok ama en azından evinizde sıcak bir tarhana çorbası içebiliyorsunuz; ben gidersem o çorba da kalmaz." Sonuç? Zoraki bir içe kapanma, perdeleri çekme ve kendi küçük dünyasında hayatta kalma savaşı!
Bu simülasyondan nasıl çıkarız?
Trump’ın parayı verip gemiyi kaptığı, dış politikanın iki lider arasındaki "kanka" telefonlaşmalarına döndüğü ve sokakların tekinsizleştiği bu Türkiye tablosu tam bir distopya filmidir. Ancak kara mizahın en güzel tarafı, bize bu karanlığın da bir sonu olduğunu hatırlatmasıdır; çünkü hiçbir absürtlük sonsuza kadar finanse edilemez.
Bu cendereden çıkış için, mucizevi kurtarıcı biziz, hepimiziz…
Korku illüzyonunu dağıtmalıyız. Sistemin en büyük gücü, bizim korkup evlerimize kapanmamızdır. Meşru, hukuki ve demokratik hakları savunurken "görünmez" olmaktan vazgeçmek ilk adımımız olacaktır.
Kabile mantığını reddetmeliyiz. İktidarın bizi "yandaşlar ve düşmanlar" diye bölmesine izin vermeden, sokağın sağduyusunu ve komşuluk bağlarını evrensel adalet zemininde korumamız gerekir.
Muhalefetin halkın o derin "güvenlik ve düzen" kaygısını yatıştıracak, halka değişimle beraber normalleşmenin olacağı umudunu anlatacak cesur ve net bir dil kurması gerekiyor.
Unutmayalım ki, mizahın ve aklın olduğu yerde mutlak bir teslimiyet olamaz. Bu ülkenin hafızası, o çok güvendikleri "yandaş korku duvarından" her zaman daha büyüktür.
Elimizde sihirli bir değnek olmadığına göre iş başa düşüyor. Bu cendereden çıkışın pratik, ayakları yere basan ve akıl sağlığımızı koruyan rehberliğinde “Siyasal depresyonu” bırakıp dayanışma ağımızı kurmalıyız!
Sistemin en büyük başarısı bizi yalnızlaştırmak ve "Ben tek başıma ne yapabilirim ki?" çaresizliğine itmektir.
Rejim bizi evlerimize kapatıp "küçük dünyalarımızda hayatta kalma derdine" düşürmek istiyor. Bizim yapmamız gereken ise evden çıkmak, yan komşunun kapısını çalmak, hak arayanın yanında olmak ve hukukun üstünlüğü iktidarın yüzüne yasal yollarla çarpmaktır.
Kötülük organize, biz ise darmadağınız. Çıkış yolu, iyiliğin ve aklın da en az onlar kadar organize olmasından geçiyor.
****
Bilgi Üniversitesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla kapatıldı. Üç gün sonra yine Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan imzasıyla açıldı! Bu olay evinizin elektrik düğmesini aç- kapa durumu değildir! Hele ki bir keyfiyet sonucu hiç olmamalıdır…
Bilgi Üniversitesi öğrencileri kitlesel duruşlarıyla, korku çemberinin yasal, barışçıl ve bir arada olarak nasıl kırabileceğinin en sıcak örneğini verdiler. Bu üç gün boyunca öğrencilere, akademisyenlere ve emekçilere yaşatılanlar unutulmasın! Bilgi Üniversitesi öğrencilerinin ve ilk günden beri onlarla dayanışanların ve tüm üniversitelerden öğrencilerin mücadelesi kazandı. Susmayan, mücadele eden, direnen haklıdır. Umudu teslim etmiyoruz. Direnişi teslim etmiyoruz. Omuz omuza yürümeye devam ediyoruz. Ekonomik sorunların çözümlenmesini ve adaletin liyakatli hukukçular tarafından sağlanmasını istiyoruz.
Demokrasi skandalları, hukuksuz uygulamalar yaşamak istemiyoruz. Bir ülke tek bir kişinin değil, ülkede yaşayan halklarındır. Seçmen oylarıyla gelenler, seçmenin oylarıyla ile gidecektir.
****
Fransız bir politikacı, Türkiye için şu benzetmeyi yapmış:
“Siz Türkler, çok harika bir evde çok ucuz kirayla oturuyorsunuz.”
Bu sözün üzerinde gerçekten düşünmek gerekir. Çünkü burada kastedilen şey; Türkiye’nin coğrafi konumu, doğal kaynakları, tarihi mirası ve stratejik önemidir. Yani elimizde çok değerli bir ülke var; fakat çoğu zaman bunun kıymetini yeterince bilmiyoruz.
Bugün de görüyoruz ki, Emperyalistlerin büyük güçlerin çıkar hesapları hiçbir zaman bitmiyor. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de Türkiye üzerinde etkili olmak isteyen odaklar var. Bir yerde okumuştum şunu diyordu Amerikalı bir politikacı “Biz bir ülkeyi yönetmek için o ülkenin bazı politikacılarını satın alırız.” ve istediğimiz gibi yönetiriz.
Hiç bir şey tesadüf olmaz.
Kurucu Babamız Atatürk bunu çok erken görmüş ve hayatı boyunca tam bağımsızlık için mücadele etmişti. Onun en büyük hedeflerinden biri, Türkiye’nin hiçbir dış gücün etkisi altında kalmamasıydı. (Alıntı Mustafa Balbay)
Sağlık ve sevgiyle kalın...
Aydan Tuncayengin
www.aydantuncayengin.com








