Kilikya tarihi ve Hillaku adamları (Kanun tanımayan halk)

Muzaffer Yüksel Kaya muzafferkaya2003@hotmail.com

Kilikya’nın tarihi geçmişi  ile ilgili bilgiler M.Ö. 2000 yıllarına dayanmaktadır. Bölgede Orta Tunç Çağı’nın sonlarında Hurrilerin dini ve dili yaygın durumdaydı. M.Ö. 3000 Yıllarında Güneydoğu Anadolu Bölgesi ve Mezopotamya’nın kuzeyindeki Musul, Kerkük dolaylarında yaşayan Hurriler’in dilleri üzerine yapılan filolojik araştırmalar Hurri dilinin Asya kökenli dillerden olduğunu ortaya konmuştur. Kilikya’da Hitit dili ile akraba olan Luvice'yle (Luvi dili) karışan Hurri dilinin ayrıca M.Ö. 9.-6. yüzyılları arasında Anadolu’nun doğusunda devlet kuran Urartu halkının diline benzediği ve akraba oldukları belirlenmiştir. Dolayısıyla Proto-Türk olarak kabul edilen Hurriler Anadolu’nun en eski kavimlerinden biridir.

Kizzuwatna Krallığı M.Ö. iki binli yılların ortalarında bölgeye hakim olur ve bu hakimiyet  M.Ö. 1300 lü yıların ortalarında Hitit İmparatorluğuna dahil olana  kadar devam eder. Hitit kültüründe Kizzuwatna önemli bir yer tutar. Geç Tunç Çağı’nın sonlarında Kizuwatna ve diğer krallıkların ortadan kalkmasıyla ovada Que, Qawa ve Torosların kuzeyinde Hillakku küçük krallıkları ortaya çıkar.
M.Ö. 900. yıllarında Çukurova’da en önemli krallıklar Hillakku ve Que krallıklarıydı. Bu döneme ait bilgiler kıtta olsa Asur kaynaklarından almaktayız. Asur metinlerinde Kilikya’nın adı Que ya da Hillakku olarak geçmektedir. III.Salmanassar’ın Çukurova’ya düzenlediği seferleri anlatan yazılı belgeler bu tarihe ışık tutmaktadır. Asurlular Que dedikleri Ovalık Kilikya’yı ele geçirmek  amacıyla  III.Salmanassar zamanında akınlar düzenleyecekler ve Çukurova’yı Asur’un bir eyaleti yapmak isteyeceklerdir.

III.Salmanassar Que’ye yaptığı seferi “Göklere hançer uçları gibi sarp bir şekilde yükselen ve atalarımdan hiçbirinin içine giremediği yüce dağların içinde bakırdan çapalarla kabaca yollar açtırdım” diye övünerek anlatacak.“Amanos sıradağlarından hareketle Orontes (Asi) Irmağı’nı geçtim (ve) Pattinalı (Amik Ovası kralı) Sapalulme’nin müstahkem kenti Alisir’e (veya Alimus) yaklaştım. Patinalı Sapalulme hayatını kurtarabilme pahasına, Bit-Adini kabilesinden Ahunu’yu, Kargamişli Sangara’yı, Sam’allı Haiyanu’yu, Queli Kate’yi, Hillakkulu Pihirim’i, Iasbuqlu Bar-Anate (ve) Iahanlı Adānu’yu ordusunun içine aldı. Beyim Tanrı Assur’un emriyle onların birleşik kuvvetlerini darmadağın ettim. Kenti kuşattım, teslim aldım (ve) değerli savaş ganimetlerini, sayısız savaş arabalarını (ve) koşum atlarını ülkeme taşıdım” demektedir.

Yine III.Salmanassar “Saltanatımın yirminci yılında Fırat Nehri’ni yirminci kez geçtim. Kendi (birliklerimle) birlikte tüm Hatti Ülkesi’nin krallarını da teftiş ettim. Hamanu Dağı’nı (Amanos) geçtim. Aşağıya, Que (kralı) Kate’nin yerleşim yerlerine indim. Lusanda, Abarnani, Kizuatni (Kizzuwatna) ve başından sonuna kadar birçok yerleşim yerini müstahkem yerlerle birlikte ele geçirdim. Oralarda çok kan akıttım. Savaş tutsaklarını alıp götürdüm. Hükümranlığımın iki adet anıtını diktirdim. Kudretimin şöhretini onlar üzerine yazdırdım. Birincisini, kentlerinin başladığı yere, ikincisini ise denizin başladığı ve onun yerleşim yerlerinin bittiği yere yaptırdım. Zafer ve gücümü Que üzerine yerleştirdim” sözleriyle de Que üzerindeki hakimiyetini ve gücünü ifade edecektir.

Bir başka metinde III.Salmanassar Que’ye saldırdığını ve Kral Kate’yi başkenti Pahru’da ‘’Misis’’ kuşattığını söyler. Burada dikkat çeken bir başka konu III.Salmanassar’dan sonra Asur kaynaklarında Que ile ilgili metinlerin olmamasıdır. Buradan Kilikia’nın Asur hakimiyetine girdiğini çıkarmak çok zordur. O dönemde Que’de kendi içlerinde bir birlik olmayan bir çok yerel beylik vardı. Bunlardan biri Karatepedeki Azatiwataya krallığıdır.  Azatiwata Arami kökenli olmasına rağmen kendi kökenini Danuna geleneğine bağlamaktadır. Bu nedenlerden dolayı kendini Adanalı’ların kralı olarak ifade etmektedir. Azatiwata’nın tabi olduğu bey ya da atası, Awarikus’tur.

Azatiwata'ya kuzey kavimlerinin saldırılarına karşı yaptırdığını söylediği kalelerden bahseder. "Adana ovasını genişleterek halkın zenginlik içerisinde yaşamalarını sağladım. Kötü insanlar ve çapulcuların bulunduğu  sınır topraklarına  güçlü duvarlar örerek kapattım" der. ‘’...ve ben en ücra sınırlarda kanun tanımayan şakilerin elebaşısı olan ve şimdiye kadar içlerinden hiç birinin Mpş (Mopsos –Muksas) evine tabi olmadığı şaki reislerinin yaşadığı yerlere kaleler inşa ettim. Buna rağmen ben Azatiwata'da onları tepeledim ve ben Danunda’lar kalplerinin huzuru içerisinde otursunlar diye bu yerlerde kaleler inşa ettim.’’

Karatepe Kuzey Kapısı’ndaki Azatiwata’nın Luvice-Fenikece iki dilli yazıtının çevirisinde; “Ben Fırtına Tanrısı’nın (Tarhunza, Ba’al) takdis ettiği, onun hizmetçisi, Danunalar kralı Awarikku’nun desteklediği Azatiwata’yım. Fırtına Tanrısı beni Danunalar’a baba ve anne yaptı. Danunalılar’a yaşam verdim, Adana Ovası topraklarını güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar genişlettim. Benim günlerimde Danunalılar iyi şeylere hep bol miktarda sahip oldular. Ve ben Pahara’nın zahire depolarını doldurdum, Fırtına Tanrısı sayesinde atların, kalkanların ve orduların sayısını arttırdım. Kibirli olanları (?) kırdım ve ülkede mevcut olan kötülükleri söküp attım. Efendimin evini iyilik içerisinde inşa ettim; efendimin ailesi için iyi olan tüm şeyleri yaptım. Onların, atalarının tahtında oturmalarını sağladım. Tüm krallarla barış tesis ettim. Adaletim, hikmet sahibi olmam ve iyiliğim yüzünden her kral beni kendi babası yerine koydu. Muksa (MPŠ) evine hizmet etmeyen kötü insanların ve çapulcuların bulunduğu tüm sınır toprakları üzerinde güçlü duvarlar yaptım ve ben Azatiwata onları ayaklarımın altına aldım. Danunalılar barış içinde yaşayabilsinler diye, ben o yerlerde kaleler yaptım. Güneşin battığı yerlerde benden önceki kralların alamadıkları güçlü kaleleri (toprakları) fethettim. Onlara darbeler indirdim. Onları aşağı indirerek topraklarımın doğu taraflarına yerleştirdim; Danulalılar’ı (da) oralara (boşalan yerlere) yerleştirdim. Saltanatım sırasında Fırtına Tanrısı sayesinde Danuna topraklarını batıda ve doğuda, daha önceleri insanların gitmekten korktukları, yollarından geçmeye çekindikleri yerlerde bile genişlettim; böylece benim günlerimde kadınlar bile ellerinde kirmanlarıyla oralarda yürüyebildiler. Benim günlerimde bolluk ve bereket ve iyi yaşam, barış içinde yerleşmiş bir Danuna ve Adana Ovası vardı. Ben bu müstahkem kenti kurdum ve ona Azatiwataya adını verdim. Fırtına Tanrısı ve Geyik Üzerindeki Tanrı, bana bu kenti kurmakla görevlendirdiler. Fırtına Tanrısı ve Geyik Tanrısı’nın lütfuyla onu bolluk ve bereketlilik içinde, yaşamı iyi ve huzur içinde yaşasın diye kurdum. O, Adana Ovası ve Muksa’nın evini korusun. Benim günlerimde Adana Ovası’nda bolluk ve bereket vardı. Benim günlerimde Danunalılar için hiç karanlık (gece) yoktu. Bu müstahkem kenti ben kurdum ve onun içinde Fırtına Tanrısı’nı yerleştirdim. Her Irmak Ülkesi, senede bir sığır, bir koyun ve bağ bozumunda bir koyun kesmek suretiyle onu onurlandırsın. Onlar Azatiwata’yı sağlık ve yaşam ile kutsasınlar ve onu diğer kralların üzerine hakim kılsınlar. Kutsal Fırtına Tanrısı ve bu kalenin tanrıları ona, Azatiwata’ya uzun günler, çok yıllar, bolluk ve krallara karşı zafer bahşetsinler. Bu kale bir Tahıl ve Şarap Tanrısı olsun ve onun içinde oturan ahali koyun, sığır, Tahıl Tanrısı ve Şarap Tanrısı sahibi olsunlar. Onlar çok sayıda gebe kalsınlar, büyüsünler, Fırtına Tanrısı ve tanrılar tarafından Azatiwata ve Muksa evinin hizmetine verilsinler. Eğer krallardan biri veya erkekçe adı olan bir prens ‘Azatiwata’nın adını bu kapıdan sileceğim ve kendi adımı kazıtacağım’ derse veya bu kaleyi ele geçirmeye heveslenir ve Azatiwata’nın yaptırdığı kapıları tahrip ederse ve kapılara ben sahip olacağım, ben kendi hesabıma kendi adımı kazıtacağım derse veya hırsından ve kötülüğünden onları söküp atarsa, Göğün Fırtına Tanrısı, Göğün Güneş Tanrısı, Hikmet Tanrısı (Ea) ve tüm diğer tanrılar o krallığı, o kralın kendisini ve o adamı (yeryüzünden) silsinler. Bundan böyle Azatiwata’nın adı, Ay ve Güneşin adları nasıl duruyorlarsa, (öylece) ebediyyen dursun!”  demektedir.
                      



Asatiwataya’nın şakiler, çapulcular, Mopsos Evi’ne iaat etmeyenler diye bahsettiği, sarp dağlar ve geçit vermez kayalıklarda yaşayan kavimin şimdiki Karatepe’nin kuzeyinde kalan dağlık bölgeyi yurt olarak tuttuklarını söyleyebiliriz. Zaten doğu tarafı Pryamos ırmağı ile sınırlı bu coğrafyanın jeopolitik ve morfolojik yapısı Asatiwataya’nın çizdiği coğrafyayla büyük benzerlik göstermekte ve örtüşmektedir. Bölgede yapılmış 19 kalenin hepsi her ne kadar Hitit kalesi sayılmasa da kökü ta Hititlere dayanan  ve yakın tarihimize kadar bu coğrafyayı eşkıyalık ve çapulculukla tehdit eden bir güç silsilesine karşı yapıldığı aşikardır. Asurluların Que’yi ele geçirmek için yapmış mücadelede en büyük zorluğu HilLakku adamları dedikleri bir kavime karşı  yaşadıkları belgelerde yazmaktadır. Asur vesikalarında bahsedilen Hillaku Adamları’yla Karatepe’deki hem Luvi dilinde hemde Aramice yazılan çift dilli metinlerindeki ‘’kanun tanımayan halk’’ın aynı kavim olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumda Hillaku ülkesinin Amanos’lardan başlayıp Karatepe’nin hemen kuzeyindeki Harboğazı, Kastal civarından Göksun’-Afşine’e kadar uzanan bölge olduğu söylenebilir.

Luckenbil’in M.Ö.698 olarak tarihlediği yazıtlarda ‘Que’ yolunun Hilakkular tarafından kapatıldığı zikredilmektedir. Que yolunun Amanos dağlarındaki geçitlerden biri olan Aslanlı Bel olduğunu düşünürsek hem HilLakkuların yaşadıkları coğrafya hakkında da hem de ‘kanun tanımaz’ sosyolojileri ile ilgili bilgiye ulaşmış oluruz.

Doğu sınırını Ceyhan Irmağı (Pyramos) nın belirlediği bu coğrafya antik çağlardan cumhuriyetin ilk yıllarına kadar yönetimlere  kafa tutmuş, bir tür otonom krallık görünümündeydi. Asur’dan Roma dönemine kadar, Persleri ve Helenistik dönemi de içine alan çağlarda bu bölge gerçekten otonomdu. Romanın Kilikia prokonsüllüğünde bulunmuş Markus Çiçero Amanos dağlarından Kilikia yönündeki bölgenin vahşiliğinden bahseder. Pindenissus adlı bir kaleyi tarif eden Çiçero ‘’şehirlerinin her köşesi tahrip edilip yandıktan sonra elli yedinci gün bana teslim oldular. Bunların en yakın komşuları onlardan daha az haydut ve cüretkar olmayan Tebara halkıydı. Pindenissus kalesini zapt ettikten sonra Tebarlardan da rehineler aldım’’ der.

Yukarda bahsettiğimiz coğrafya Roma’dan sonra Bizans döneminde de huzursuz bir bölge olma özelliğini sürdürür. Göksuna’a sürülen Johannes Chrystodomos, mektuplarında kenti ve yöresini emniyetsiz ve ıssız bir yer olarak bahseder.

Osmanlılar döneminde Celali isyanlarının çıkış noktalarından biri Göksun ve  dolayları olmuştur. Celali isyanlarını sona erdiren savaşlardan biri Kuyucu Murat Paşa tarafından Göksun da kazanılmış, yine bu muharebelerin geçtiği Bağdaş, Mazgaç ve Meryemçil geçitlerinin çok önemli noktalar olduğu olduğu ortaya çıkmıştır.

Yavuz Sultan Süleyman 1514  Çaldıran savaşının ardından Osmanlıyı ‘’ardından vurduğunu’’ iddia ederek dedesi Dulkadirli Hükümdarı Alaüddevle Bozkurt Bey’in üzerine yürümüş ve Dulkadirli Beyliğini sona erdirmiştir. Bu savaşlar yine aynı bölgede Göksun ve Andırın yöresinde cereyan etmiştir.
Ne gariptir ki, Cumhuriyetin ilk dönemlerinde aynı coğrafyanın bir bölümü, Çukurova’daki ağaların desteklediği eşkıyaların barınak noktası olmuş, yörede yaşayan halka ve  zaman zamanda güvenlik güçlerine zarar veren eşkıyaların bir çoğu Tırmıl Höyük’te askerlerce kurşuna dizilerek cezalandırılmışlardır.