ALTIN PORTAKAL’da DiİYARBAKIR 213
ORHAN MİROĞLU, Duvarların Susturduğu, Hafızanın Haykırdığı Gerçeklik
Orhan Miroğlu'nun Posta Kutusu 213 Diyarbakır hafıza, iktidar, toplumsal travma, tanıklık, etik sorumluluk ve yüzleşmenin belgeseli, Altın Portakal’da geniş katılımla izlendi.12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nde yaşanan tarihsel deneyimi, eski bir mahkûm ile aynı dönemde cezaevinde görev yapmış bir askerin yıllar sonra gerçekleşen karşılaşması belgeseli başlatır. Miroğlu'nun belgeselinde en önemli düşünsel damar, insanileştirilmiş bir yüzleşme arayışıdır
Tarihsel şiddeti anlamlandırma ve toplumsal yüzleşmeyi mümkün kılma ister belgesel. Cezaevi, yalnızca fiziksel kapatılmanın gerçekleştiği bir kurum olarak değil; bedenin, kimliğin, dilin ve insan onurunun iktidar ilişkileri içerisinde yeniden biçimlendirildiği bir disiplin mekânı olarak değerlendirilmektedir.
Adresler şehrin haritasında görünür aslında bir ülkenin vicdanında kayıtlıdır. Belgesel,bir posta kutusunun üzerinde duran ancak binlerce insanın susturulmuş hikâyesini perdeye taşır. Orhan Miroğlu’nun Posta Kutusu 213 Diyarbakır belgeseli tam da böyle bir numaranın tarihsel hafızanın içinden konuşuyor.
Belgesel, Türkiye'nin yakın tarihinde yalnızca bir tutukluluk mekânı değil, insanın sistem karşısındaki varoluşunun, kimliğinin, dilinin ve onurunun sınandığı karanlık bir tarihsel alanı anlatıyor. 12 Eylül darbesinin ardından burada yaşananlar, bireysel acıların ötesinde, devlet, iktidar, insan hakları ve toplumsal hafıza üzerine düşünmemizi zorunlu kılıyor.
Orhan Miroğlu, belgeselle kendi geçmişine, kayıplarına dönüyor Bir zamanlar gökyüzüne bakmanın bile yasak olduğu bir avluda, yıllar sonra yeniden gökyüzüne bakmak. Duvarların ardında kalan insanı göstererek insan olma niteliğini sorgulatıyor seyirciye kötülüğün sıradanlaştğı dünyada ,Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar, sorgulamayan, hukuka aykırı emre itaat eden, sorumluluğunu başkasına devreden mekanizmaları izleyicinin karşısına dikiyor. İnsan, ahlaki sorumluluğunu yalnızca emir ve kurallara devredemez. Çünkü vicdan, insanın kendi eylemleriyle kurduğu ilişkinin adıdır. Dolayısıyla geçmişle yüzleşmek, yalnızca yaşananları anlatmak değil, o yaşananları mümkün kılan zihniyeti de sorgulamaktır. Hafıza, geçmişin değil geleceğin meselesidir. Hatırlamak, geçmişte yaşananları bugünün insanına taşıma sorumluluğudur.
Belgesel, 5 No’lu cezaevinde kalanların kişisel anıları değildir. O mekânın hafızası, Türkiye'nin demokrasi, hukuk, insan hakları ve birlikte yaşama kültürüyle ilgili sorularını bugüne taşır. Bu nedenle hafıza mekânları önemlidir. Bir cezaevinin müzeye dönüştürülmesi, tek başına tarihsel adaletin sağlandığı anlamına gelmez. Müze, ancak yaşananların bütün boyutlarıyla anlatılabildiği, mağdurların seslerinin duyulabildiği, belgelerin korunduğu ve toplumsal yüzleşmeye alan açıldığı ölçüde anlam kazanır.
.Diyarbakır Cezaevi üzerine yapılan çalışmalar, Türkiye'nin demokratikleşme sürecini, insan hakları anlayışını ve tarihsel adalet arayışını anlamak bakımından önemli bir araştırma alanı oluşturmaktadır. Hapishaneler, iktidarın görünür olduğu kurumlardan biridir. Bedenin hareketleri, zamanı, mekânı ve gündelik davranışları denetlenebilir hâle getirilir. Hapishane aynı zamanda insanın kimliği ve onuruyla kurduğu ilişkinin iktidar tarafından hedef alındığı bir alan olarak ele alınmalıdır. Belgeselde katılıcılar bu durumu çok iyi yansıtmaktalar. Belgesel, 12 Eylül dönemini seyirciye hatırlatarak, geçmişte yaşananlarla bugünün insanı arasında etik bir ilişki kurmasını sağlar. Travma yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir. Bugünün toplumsal ilişkilerini ve geleceğe ilişkin beklentileri de etkileyebilen tarihsel bir deneyimdir.
Miroğlu’nun belgeseli,adaletin geçmişin üzerine örtülen bir sessizlik perdesi olmadığını hatırlatır. Gerçek barış, acıların inkâr edilmediği, tanıklıkların susturulmadığı ve insan onurunun hiçbir siyasal gerekçeyle ihlal edilemediği bir toplumsal düzenin kurulmasıdır.213 numaralı posta kutusunun asıl muhatabı belki de henüz doğmamış kuşaklardır. Onlara bırakılacak en önemli miras, geçmişin öfkesini değil, geçmişin hakikatinden öğrenilmiş bir adalet duygusunu taşımaktır.
ORHAN MİROĞLU, Duvarların Susturduğu, Hafızanın Haykırdığı Gerçeklik
Orhan Miroğlu'nun Posta Kutusu 213 Diyarbakır hafıza, iktidar, toplumsal travma, tanıklık, etik sorumluluk ve yüzleşmenin belgeseli, Altın Portakal’da geniş katılımla izlendi.12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından Diyarbakır 5 No'lu Cezaevi'nde yaşanan tarihsel deneyimi, eski bir mahkûm ile aynı dönemde cezaevinde görev yapmış bir askerin yıllar sonra gerçekleşen karşılaşması belgeseli başlatır. Miroğlu'nun belgeselinde en önemli düşünsel damar, insanileştirilmiş bir yüzleşme arayışıdır
Tarihsel şiddeti anlamlandırma ve toplumsal yüzleşmeyi mümkün kılma ister belgesel. Cezaevi, yalnızca fiziksel kapatılmanın gerçekleştiği bir kurum olarak değil; bedenin, kimliğin, dilin ve insan onurunun iktidar ilişkileri içerisinde yeniden biçimlendirildiği bir disiplin mekânı olarak değerlendirilmektedir.
Adresler şehrin haritasında görünür aslında bir ülkenin vicdanında kayıtlıdır. Belgesel,bir posta kutusunun üzerinde duran ancak binlerce insanın susturulmuş hikâyesini perdeye taşır. Orhan Miroğlu’nun Posta Kutusu 213 Diyarbakır belgeseli tam da böyle bir numaranın tarihsel hafızanın içinden konuşuyor.
Belgesel, Türkiye'nin yakın tarihinde yalnızca bir tutukluluk mekânı değil, insanın sistem karşısındaki varoluşunun, kimliğinin, dilinin ve onurunun sınandığı karanlık bir tarihsel alanı anlatıyor. 12 Eylül darbesinin ardından burada yaşananlar, bireysel acıların ötesinde, devlet, iktidar, insan hakları ve toplumsal hafıza üzerine düşünmemizi zorunlu kılıyor.
Orhan Miroğlu, belgeselle kendi geçmişine, kayıplarına dönüyor Bir zamanlar gökyüzüne bakmanın bile yasak olduğu bir avluda, yıllar sonra yeniden gökyüzüne bakmak. Duvarların ardında kalan insanı göstererek insan olma niteliğini sorgulatıyor seyirciye kötülüğün sıradanlaştğı dünyada ,Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar, sorgulamayan, hukuka aykırı emre itaat eden, sorumluluğunu başkasına devreden mekanizmaları izleyicinin karşısına dikiyor. İnsan, ahlaki sorumluluğunu yalnızca emir ve kurallara devredemez. Çünkü vicdan, insanın kendi eylemleriyle kurduğu ilişkinin adıdır. Dolayısıyla geçmişle yüzleşmek, yalnızca yaşananları anlatmak değil, o yaşananları mümkün kılan zihniyeti de sorgulamaktır. Hafıza, geçmişin değil geleceğin meselesidir. Hatırlamak, geçmişte yaşananları bugünün insanına taşıma sorumluluğudur.
Belgesel, 5 No’lu cezaevinde kalanların kişisel anıları değildir. O mekânın hafızası, Türkiye'nin demokrasi, hukuk, insan hakları ve birlikte yaşama kültürüyle ilgili sorularını bugüne taşır. Bu nedenle hafıza mekânları önemlidir. Bir cezaevinin müzeye dönüştürülmesi, tek başına tarihsel adaletin sağlandığı anlamına gelmez. Müze, ancak yaşananların bütün boyutlarıyla anlatılabildiği, mağdurların seslerinin duyulabildiği, belgelerin korunduğu ve toplumsal yüzleşmeye alan açıldığı ölçüde anlam kazanır.
.Diyarbakır Cezaevi üzerine yapılan çalışmalar, Türkiye'nin demokratikleşme sürecini, insan hakları anlayışını ve tarihsel adalet arayışını anlamak bakımından önemli bir araştırma alanı oluşturmaktadır. Hapishaneler, iktidarın görünür olduğu kurumlardan biridir. Bedenin hareketleri, zamanı, mekânı ve gündelik davranışları denetlenebilir hâle getirilir. Hapishane aynı zamanda insanın kimliği ve onuruyla kurduğu ilişkinin iktidar tarafından hedef alındığı bir alan olarak ele alınmalıdır. Belgeselde katılıcılar bu durumu çok iyi yansıtmaktalar. Belgesel, 12 Eylül dönemini seyirciye hatırlatarak, geçmişte yaşananlarla bugünün insanı arasında etik bir ilişki kurmasını sağlar. Travma yalnızca geçmişte yaşanmış bir olay değildir. Bugünün toplumsal ilişkilerini ve geleceğe ilişkin beklentileri de etkileyebilen tarihsel bir deneyimdir.
Miroğlu’nun belgeseli,adaletin geçmişin üzerine örtülen bir sessizlik perdesi olmadığını hatırlatır. Gerçek barış, acıların inkâr edilmediği, tanıklıkların susturulmadığı ve insan onurunun hiçbir siyasal gerekçeyle ihlal edilemediği bir toplumsal düzenin kurulmasıdır.213 numaralı posta kutusunun asıl muhatabı belki de henüz doğmamış kuşaklardır. Onlara bırakılacak en önemli miras, geçmişin öfkesini değil, geçmişin hakikatinden öğrenilmiş bir adalet duygusunu taşımaktır.









