<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/" version="2.0">
         <channel>
         <title>YAZARLAR</title>
         <link>https://www.gocekgazete.com/yazarlar/</link>
         <description></description><item>
			<title><![CDATA[Engelliler Haftası kapsamında anlamlı  buluşmaya imza atıldı. ]]></title>
			<description><![CDATA[MUĞLA-Muğla'nın Ortaca ilçesinde  2022 yılında kurulan Ortaca Tüm Engelliler Derneği Ortaca'da faaliyet gösteren Ortaca'yı engelsiz bir şehir yapmaya gayret gösteren ve "Engellerimiz değil birlikteliğimiz bizi tanımlar" sloganıyla hareket eden bir sivil toplum kuruluşu buluşması.
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Engelliler Haftası kapsamında anlamlı  buluşmaya imza atıldı.
MUĞLA-Muğla'nın Ortaca ilçesinde  2022 yılında kurulan Ortaca Tüm Engelliler Derneği Ortaca'da faaliyet gösteren Ortaca'yı engelsiz bir şehir yapmaya gayret gösteren ve "Engellerimiz değil birlikteliğimiz bizi tanımlar" sloganıyla hareket eden bir sivil toplum kuruluşu buluşması.
İşitme engelli bireyler ve aileleriyle bir araya gelen dernek yönetimi dayanışma ve birlik mesajı verdi. Gerçekleşen buluşmada ortak sorunlar, çözüm önerileri ve yapılabilecek projeler üzerine fikir alışverişinde bulunuldu.
Toplantının ardından işitme engelli bireylerin de derneğimize katılmasıyla birlikte daha güçlü, daha kapsayıcı bir yapı oluşturuldu. “Engelleri birlikte aşacağız” mesajının öne çıktığı buluşmada, herkes için eşit yaşam hakkının önemine dikkat çekildi.
Dernek yönetimi tarafından yapılan açıklamada, “Farklı engel gruplarını aynı çatı altında birleştirerek daha güçlü bir dayanışma ortamı kuruyoruz. Birlikte mücadele edecek, birlikte üretecek ve birlikte ses olacağız” ifadelerine yer verildi.
Samimi ve duygusal anların yaşandığı program, hatıra fotoğrafları ve karşılıklı iyi dileklerle sona erdi.
 
]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2026/05/engelliler-haftasi-kapsaminda-anlamli-bulusmaya-imza-atildi-3699.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2026/05/engelliler-haftasi-kapsaminda-anlamli-bulusmaya-imza-atildi-3699.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2026/05/engelliler-haftasi-kapsaminda-anlamli-bulusmaya-imza-atildi-3699-t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2026/05/engelliler-haftasi-kapsaminda-anlamli-bulusmaya-imza-atildi-3699.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/engelliler-haftasi-kapsaminda-anlamli-bulusmaya-imza-atildi/7198/</link>
			<pubDate>Wed, 13 May 2026 20:33:11 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Gazeteci Halil Eğriboyun vefat etti ]]></title>
			<description><![CDATA[Gazeteci Halil Eğriboyun vefat etti]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Muğla’da birçok gazetede görev yapan Gazeteci Halil Eğriboyun, yakalandığı amansız hastalık sonucu uzun süredir tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Eğriboyun’un naaşı, Kurşunlu Caminde kılınan cenaze namazın ardından son yolculuğuna uğurlandı.Muğla’da birçok gazetede görev yapan, Muğla basınının duayen ismi Gazeteci Halil Eğriboyun, yakalandığı amansız hastalık sonucu uzun süredir tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti.Gazeteci Yazar Halil Eğriboyun’nun vefatı sevenleri ve Muğla basını tarafından üzüntüyle karşılandı.Eğriboyun, Kurşunlu Caminde kılınan cenaze namazın ardından Şehir Yeni Mezarlığına defnedildi.Cenazeye; Eğriboyun’un ailesi ve sevenlerinin yanı sıra, Menteşe Belediye Başkanı Bahattin Gümüş, Marmaris Belediye Başkanı Mehmet Oktay, CHP Muğla İl Başkanı Zekican Balcı, 27. Dönem CHP Muğla Milletvekili Süleyman Girgin, basın camiası ve vatandaşlar katıldı.
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2023/12/gazeteci-halil-egriboyun-vefat-etti.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2023/12/gazeteci-halil-egriboyun-vefat-etti.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2023/12/gazeteci-halil-egriboyun-vefat-etti_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2023/12/gazeteci-halil-egriboyun-vefat-etti.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/gazeteci-halil-egriboyun-vefat-etti/5072/</link>
			<pubDate>Mon, 04 Dec 2023 21:40:39 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[CHP Ortaca İlçe Kongresi yapıldı ]]></title>
			<description><![CDATA[Özcan Özsoy ile Ömür Yolcu İlçe Başkanlığı için yarıştığı ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Özcan Özsoy ile Ömür Yolcu’nun İlçe Başkanlığı için yarıştığı 
CHP Ortaca İlçe Kongresi yapılıyor. Bahçelievler Düğün Salonu’nda yapılan kongreye CHP Muğla İl Başkanı Hüseyin Erol, Muğla Milletvekilleri Av.Cumhur Uzun, Av.Gizem Özcan ve Süreyya Öneş Derici, eski milletvekilleri Dr.Ali Arslan, Dr.Nurettin Demir, Ömer Süha Aldan, Mürsel Alban, Fevzi Topuz, Av.Burak Erbay, Av.Akın Üstündağ Marmaris Belediye Başkanı Mehmet Oktay, Milas Belediye Başkanı Muhammet Tokat, Dalaman İlçe Başkanı Sezer Durmuş’un yanı sıra çok sayıda partili katıldı.

Kongrede divan başkanlığını Av.Gizem Özcan yaptı. İlçe Başkanı Evren Tezcan yaptığı konuşmada yeniden İlçe Başkanlığı’na aday olmayacağını belirterek ilçe başkan adaylarına başarılar diledi. Ardından saygı duruşu ve İstiklal Marşı okundu.
YOLCU’DAN ÇARŞAF LİSTE TALEBİ
Özcan Özsoy ile Ömür Yolcu İlçe Başkanlığı için yarıştığı kongrede blok liste ile seçime gidilme talebini Ömür Yolcu itiraz etti.

Yolcu seçmenlerce blok liste ile seçime gitme kararına itiraz geldiğini belirterek, “Biz mahalle üyelerinin ve seçilecek delegelerin yarısını hareket dışında yok sayan bir sonuçla bitiyor biz daha sonra kendi aramızda ayrışıyoruz, oysa bizim mahallenin üyeleri aday olan arkadaşları çarşaf usulü ile belirlenseydi, mahallenin uğraşan emek vermek isteyen ve seçmen gözünde değerli olan arkadaşlar rahatlıkla seçilebilirdi diyorlar. Bu ayrışma yıllardır mücadele ile alınmış olan çarşaf listenin alternatifi blok liste bölünmeyi yaratıyor. Biz birleşerek çoğalarak kazanacağız dedik ama blok liste ile seçim yaparsak benim görüşüm yara alırız” dedi ve seçime çarşaf liste ile gidilmesini savundu. Ancak yapılan oylamada blok liste ile seçime gidilme kararı alındı.

LİSTELER BELLİ OLDU
Konuşmaların ardından seçime geçildi. Blok liste ile gidilen seçimde Ömür Yolcu ile Özcan Özsoy’un Yönetim Asil ve Yedek adayları ile İl Delege adaylarının listesi de belli oldu. İşte o isimler;

İlçe Başkan Adayı; Ömür Yolcu

İlçe Yönetim Kurulu Adayları; Damla Aran, Ülkü Aydoğan, Şevval Balaban Yıldırım, Aysez Dalgıç, Gönül Doğan, Metin Genç, Nazife İlhan, Durali Karaçelik, Şerif Kundakçı, Gülhan Musaoğlu, Serdar Şen, Ümit Şeşen, İsmail Turbalıoğlu, Durali Üreyen.

İlçe Yönetim Kurulu Yedek Adayları; Dicle Irmak, Taner Tansel Türkmen, Ercan Türkmen, Mehmet Canberi, Selahattin Tımbıl, Emine Şahin, Feryal İlhan, Birgül Akman, Hüseyin Karabulut, Arda Dipdağ, Ömür Kaya, Ali Çakır, Dilaver Yenigün, Aşkın Bulut

İl Delege Listesi: Fatih Mehmet Arıkaymak, Hatice Zuhal Arslan, Feridun Aslan, Ali Atacan, Atike Avcı, Ali Çakır, Bülent Demirel, Muharrem Deveci, Nail Dıran, Cemil Durak, Caner Genç, Şefik Gökçen, Muhammed Güçlü, Elif Gülden Irmak, Mehmet İnci, Selçuk Kamacı, Orhan Karaçelik, Yusuf Kırkık, Gülhanım Günel Kısaoğlu, Mehmet Keza Kundakçı, Mazlum Kurtuluş, Mehmet Kuş, Süleyman Nazlı, Salim Özbek, Mahir Öztürk, Mehmet Sertkaya, Mithat Soltekin, Ömer Şen, Hülya Tımbıl, Selahattin Tımbıl, Aziz Türkmen, Taner Tansel Türkmen, Bayram Yarar, Kazım Yavuz.

İlçe Başkan Adayı Özcan Özsoy

İlçe Yönetim Kurulu Adayları; Murat Acar, Münevver Altın, Özgür Aran, Umut Aslan, İsmail Çetintürk, Gülsüm Dursun, Dilek Göksu, Aysu Güzel, Ferhan Kundakçı, Elif Tekin, Burcu Varan, Ali Yağız, Ahmet Yalçın, Halil Yıldırım.

İlçe Yönetim Kurulu Yedek Adayları; Emine Orhan, Tayfun Kadirhan, Aydın Yavuz, Bayram Töz, Hasan Hüseyin Ertem, İbrahim İlhan, Hüseyin Mermer, Deniz Acar, Metin Konukçu, Nilüfer Tahtalı, Arif Dağdelen, Dilek Biçer, Ali Duman, Sabahattin Özmen.

İl Delege Listesi: Ramazan Acar, Zeynel Altın, Nurtekin Aran, Battal Aşılıpınar, Belma Baran, Okan Başkan, Sezgin Biçer, Cafer Ceylan, Sedat Deniz, Necdet Doylan, Hasan Duman, Mehmet Erdoğan, Dilek Göksu, Hüseyin Gün, Mehmet Güzel, Hakan İlhan, Necati Kaba, Aydın Kadirhan, Gürsoy Kesici, Nedai Korçak, Zafer Kundakçı, İdris Orhan, Salih Özbek, Özcan Özsoy, Hüsnü Sarı, Umut Sivas, Ali Taş, Elif Tekin, Murat Temeltekin, Evren Tezcan, Bayram Töz, Aziz Türkmen, Neclin Yalçın, Ahmet Yalçın

Yeni Başkan Özcan Özsoy
Yapılan kongre sonucu Özcan Özsoy yeni ilçe başkanı seçildi. Kongrede Özcan Özsoy 127 oyla ilçe başkanı seçilirken, rakibi Ömür Yolcu ise 43 oyda kaldı..
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2023/08/chp-ortaca-ilce-kongresi-yapildi.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2023/08/chp-ortaca-ilce-kongresi-yapildi.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2023/08/chp-ortaca-ilce-kongresi-yapildi_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2023/08/chp-ortaca-ilce-kongresi-yapildi.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/chp-ortaca-ilce-kongresi-yapildi/4669/</link>
			<pubDate>Fri, 11 Aug 2023 21:07:40 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[KARANTİNA GÜNLÜĞÜ... ]]></title>
			<description><![CDATA[KARANTİNA GÜNLÜĞÜ...
Bugüne kadar olan yaşamımda çok şey gördüm. Bir çok şey yaşadım. Çok ateşten atladım, çok iğne deliklerinden geçtim. Ölümler ayrılıklar gördüm, genç ölümlere tanık oldum. Ve kelebek ömürlü mutluluklar tattım.
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[KARANTİNA GÜNLÜĞÜ...
Bugüne kadar olan yaşamımda çok şey gördüm. Bir çok şey yaşadım. Çok ateşten atladım, çok iğne deliklerinden geçtim. Ölümler ayrılıklar gördüm, genç ölümlere tanık oldum. Ve kelebek ömürlü mutluluklar tattım.
Şimdi geçmişe dönüp de baktığımda, ta bizim Mergenli köyümüzün ortasından başlayan ve birçok yeri dolaşarak bugüne gelen, ucu bucağı belirsiz daracık bir yol görüyorum. Yol kenarlarını kurumuş kenger dikenleri, arsız otlar ve deve dikenleri sarmış... Ama güvercinler uçuyor özgürce...
Kimi zaman keder bir sağanak yağmur gibi yağdı hayatıma, kimi zaman bulutlar arasından sızan bir ışıkta gördüm mutluluğu...
Hayat bu...
Böyle böyle akıp gidiyor. Her geçen gün ömürden...
...
Geçtiğimiz Cumartesi (16 Ekim) şiddetli halsizlik ve öksürükle birlikte hastanenin yolunu tuttum. Muayene için kapısını çaldığım doktor beni hemen Covid testi vermeye gönderdi. İşte o andan başlayarak benim için savaş tamtamları çalmaya başladı.
İnsan dikkatini verip kendini dinlerse, birçok şeyi önceden sezebiliyor. Öksürük ve üşüme krizleri başlayınca anladım ki, Covid 19 belası bizim başımızın üstünde dolanıyor. Sonra ateşim çıkmaya başladı. O arada sıtmaya yakalanmış gibi üşüyor, titriyordum. O gün kaç kez E Nabız girip baktım acaba pozitif mi diye... Evet pozitifti
Gece yarısı sağlık ekibi kapıya gelip ilacı bıraktı. Hemen kütüphane odamıza kapandım. FAVIRA 12 saatte 8 adet birden. Nasıl bir uygulamaysa?
Ateşler içinde kıvranıyorum. İnsan bilinçaltı böyle zamanlarda hiç istemese de, bir hayat muhasebesine girişiyor. Hesap kitap bilmeyen ben, oturdum kocaman bir defterin başına o muhasebeyi yapmaya başladım...
Sanki koca bir nehirden geçiyormuşcasına duygudan duyguya geçtim. Hayatım baştan sona film şeridi gibi gözümün önüne serildi. Hem de renkli fotoğraflar şeklinde kare kare...
En çok kaybettiklerimiz geldi aklıma. Ne kadar çok değerli insanımızı kaybetmişiz meğer! Sonra ertelediklerim, yapmak istediklerim, görmeyi planladıklarım... Yıllar öncesi ve yıllar sonrası hepsini yazdım defterime...
Sanki bir at üstünde geçtim arkaik çağları... Yanmış kentler, yıkılmış kaleler, göğsüne ok saplanmış kederli askerler, savaştan kaçan yaralı çocuklar. Saldırıya uğramış kervanlar. Çadırları yağmalanmış küçük köyler gördüm...
Elinde kalem, koca bir defterin başında, hayatın bir başındayın, bir sonunda... Ve bir nehrin ortasından baktım dünyanın en ucuna, kutuplara. Bir deniz feneri kör bir aydınlıkla aydınlatmaya çalışıyor çevresini... Ama ne yazık ki, her seferinde sis boğuyor sarı kör aydınlığı...
Ara ara, ateşlerin içinden sıyrılıp kendime geldim. Kale mahzenlerinde kolları zincirli mahkum gibi hissettim kendimi, mazgal deliklerden baktım hüzünden örülmüş duvarlara...
...
Yıllar önceydi, 50. Yıl Lisemizde bir milli güvenlik hocası arkadaşımız vardı. Hayata farklı bakan... Askerdi, ama askerlik ruhu onda hiç yoktu. Kederliydi gözleri, ama yaşamı seviyordu. Hepimizin gördüğünden daha farklı görüyordu yaşamı. Beyni bir başka şekilde algılıyordu gördüklerini...
Durdum yanında bir gün.
"Hocam, sizin olaylara farklı bakmanızı sağlayan nedir, neden her olayda yaşamı önceliyorsunuz?" diye sordum.
Yüzüme binlerce yıl öncesini görüyormuş gibi baktı: "Bundan on yıl önce milyonda bir görülen bir ölümcül hastalığa yakalandım. Aylarca bitkisel hayatta kalmışım. Bir sedye üzerinde çağlar geçirmişim. Gözümü açtığımda başında doktorlar, mucize görmüş gibi yüzüme şaşkın bakıyorlardı. Bense birkaç dakika öncesi uyumuşum da uykudan kalkmışım hissini yaşıyordum.
Bir süre sessiz telaşlı bakıştıktan sonra, 'sıcak bir işkembe çorbası için nelerimi vermezdim' dedim. Doktor, 'Kelle paça daha iyi giderdi aslında, ama ne yazık ki, hastanedesin ve sekiz aydır bitkisel hayattasın...' dedi. Doktorla iyi dost olduk sonrasında. Birgün vizite gelmişlerdi, bir genç koridordan koşarak geçiyordu. Yatağının başında dikilen doktorumun önlüğüne yapışıp sordum, 'bir gün ben de, o genç gibi koşabilecek miyim?' O ne ki; ondan daha hızlı bile koşabileceksin, Ama sabırla!!' Aradan bir zaman geçti, ayağa kalkmaya başladım, bir süre daha geçti yürümeye başladım. Bir süre sonra koşmaya başladım. Yatağa düşmem ve koşmam arasında üç yıla yakın bir zaman geçmişti. Sonra anladım ki, bu hayatta en önemli şey sağlık!. O yoksa her şey boş... İşte o gün değişti hayata bakışım. Şimdi her olayda, sanki o günleri yaşıyormuşum gibi düşünürüm. Çok da sıkmam canımı... Hayat bir kez yaşanıyor. Sevginin dostluğun değerini bil!"
Ne kadar da doğruydu, hepimiz ne kadar da çok yaşamın ulaşılmazını seçiyorduk. Ne kadar çok aldatıyordu dünyanın rengi bizi...
Karantinanın üçüncü günü, iki aşıya rağmen öksürük şiddetini daha da artırınca hastaneye yatabilecegimi düşünmeye başladım. Öksürük nefes almamı iyice zorlaştırıyordu. O gün tek tarafli olarak bütün hesapları kapattım. Öyle ya, hastaneye hesap kitap yaparak gitmemeli insan! Kendi içinde hesapları bitirmeli ve kaygısızca yatmalı... Tam O anda ben canımla uğraşırken, telefonum çalmaya başladı, arayan filyasyon ekibinden bir görevliydi.
"Erdal Bey nasılsınız?"
"Ölüyorum..." dedim, şaşırdı. Şaka yapıyormuşum gibi geldi ona, oysa hayatımın en ciddi ve en kaygılı anlarından biriydi. Gülümseyerek geçmiş olsun. Bir şey olursa doktorunuzla konuşun' dedi.
Türkiye işte böyle bir ülkedir işte. Ölüyorum dersin, geçmiş olsun der karşıdaki...
Neyse, az sonra öksürük azalır gibi oldu. Kimbilir belki de filyasyon ekibinin verdiği moraldir...
Dördüncü ve beşinci gün hep öksürükle mücadele ettim. Kafamdaki kuruntu ve şüphelerden uzaklaşmak için müzik dinledim o günlerde en çok ve gündemden uzak kitaplar okudum. Özellikle Seneca ve Sofokles'in 2500 yıl önce yazdıklarını okudum. Opiudus'u, Antiogone''i, Troyalı Kadınlar'ı... İnsanlığın temel duygularının değişmezliği üzerinde uzun uzun düşündüm. 
Sonra Nazım'ın şiirlerini okudum ve ruhumun derinliklerinde meydana gelen yaralara merhem olsun dedim. Sanırım oldu da...
Sevgili dostlar karantinanin 10. gününden yazıyorum size bu satırları... Bugün öksürük devam etse de, artık hızla iyi olmaya doğru ilerliyorum.
Merak eden dostlara, arayan soranlara, mesaj atanlara, Çok çok teşekkür ediyorum. Birden ortadan kaybolup dört duvar arasına çekildim. Çoğu telefona yanıt veremedim. Beni bağışlasın dostlarım... 
Size nacizhane önerim, virüse yakalanmamak için elinizden gelen tüm dikkat ve çabayı gösterin.
Hastalanmayın. Bağışıklık sisteminizin zayıflamasına izin vermeyecek biçimde beslenin. Üzülmeyin, kendinizi yiyip bitirmeyin!
Sağlıklı günlerde yeniden görüşebilmek dileğiyle...
Erdal Atıcı 
27 Ekim 2021
NOT: Bu yazı salgına karşı daha dikkatli olunmasına katkı sağlar umuduyla yazıldı...

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/10/karantina-gunlugu.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/10/karantina-gunlugu.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/10/karantina-gunlugu_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/10/karantina-gunlugu.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/karantina-gunlugu/3076/</link>
			<pubDate>Wed, 27 Oct 2021 20:45:59 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[ HATIRLAMA BAHÇESİ ÖNDE BOŞ KALAN İKİ KOLTUK…]]></title>
			<description><![CDATA[ HATIRLAMA BAHÇESİ
ÖNDE BOŞ KALAN İKİ KOLTUK…
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Lise son sınıfa gelmiştik. Ortaca’da 1973’te başlayan okul maceram 1980’de bitecekti. 17 yaşında bir delikanlıydım. Bu küçük kasaba da bizimle birlikte büyüyor genişliyor, daha da güzelleşiyordu. Kasabanın orta yerinde Pazar vardı ve çok eskiden kurulmuştu, ama dış mahalleler yeniydi ve hala bir köy havasından kurtulamamıştı. Her yer; narenciye bahçeleriyle çevrilmişti. Sözgelimi bir "Vali Bahçesi" vardı ki, ucu bucağı belirsizdi. Ağaçlarin başında dallarını kıracak kadar çok portakal olurdu başında.
Sonbahar hem zeytinin, hem pamuğun hem de portakal, limon, mandalinanın hasat mevsimiydi. Bu dönem, ciftçilerin cebi biraz para görür, düğün hazırlıkları için gelin damat adayları Ortaca’da Pazar gezmelerine gelirdi. Gelin ve damat adaylarının çevresinde görümceler, eltiler, birbirlerine sokularak, yüksek sesle konuşarak alış veriş yaparlardı…
Yüzyıllar boyunca bu gelenekler yaşatılıyordu. Belki de gelin damat o günü hep gülümseyerek hatırlayacaklardı…
Nisan ayı geldiği zaman, kasabanın her tarafı, sanki kolonya ile yıkanmış gibi; limon çiçeği, portakal çiçeği kokardı. Bu koku bizim gençlik ateşimizle buluşur, saçlarımızı suyla ıslar, sağa ya da sola yatırır, kasabanın içinde artistler gibi dolaşırdık. Ne güzel çocuklardık biz!
Gençlik ateşiyle olsa gerek, dünyanın güneş etrafındaki turları da mı hızlanmıştı ne? İlk o zamanlar okul tuvaletinde sigarayı denemiştik. Tuvaletin kapısında birimiz nöbet tutup, diğerlerimiz kasabaya doğru üflüyorduk halka halka dumanları. O ne büyük heyecan ve keyifti anlatamam. Hem korkuyor hem de yapmaktan geri kalmıyorduk. Arada bir nöbetçi öğretmen geliyor, tuvaleti basıyor, biz de orayı kısa sürede terk ediyor, kadın öğretmenlerin nöbet tuttuğu tuvaletlere göç ediyorduk.
Kimi zaman okulun yasaklarını çiğnemek bize çok büyük keyif verse de, lise diploması almak için de ceza almamak gerekiyordu.
O sıralarda Türkiye hızla 12 Eylül’e doğru sürükleniyordu. Ortaca’da da yavaş yavaş silahlar patlamaya başlamıştı. (Bu başka bir yazının konusu olsun. Bu konuda yazacak çok şey var)
O yıl okulumuza çok genç bir sosyal bilgiler öğretmeni gelmişti. Adı Ahmet Varol’du. Mavi boncuk gözlü, sarışın, sırım gibi zayıf bir delikanlıydı. Sanırım daha çok ortaokulda görev yapıyordu. Çok aktif yerinde duramayan bir öğretmendi ki, bir tiyatro eserini sahneye koymak için çalışmalara başladığını duydum.
Oyunda rol alacak öğrencileri seçmeye başlamıştı. Edebiyat kolu son sınıf öğrencileriydik ki, elekten süzülen, dersleri iyi olmayan ne kadar haylaz öğrenci varsa Edebiyat şubesine toplanmıştık. İki yıllıklar, üç yıllıklar, yaşı neredeyse 20’yi bulanlar bile vardı. Sözgelimi bizim sınıfta Şahap Türk vardı ki, bana “Damat” diye seslenirdi. “Kızımı vereceğim sana” derdi. Şahap’la yan yana durduğumuz zaman karşıdan baba-oğul gibi görünürdük. Okulun en hıra öğrencilerinden biriydim. Hatırladığım kadarıyla 51 kiloydum… Kimi zaman rüzgar önünde bir kuru yaprak gibi sürüklendiğim olurdu. Rüzgâr deyip geçmeyin, kimi zaman Ortaca’da öyle bir rüzgâr eserdi ki, ağaçları kökünden söküp atardı.
Zaman dediğimiz o her şeyi silindir gibi ezip geçen şey, yıllar içinde ilk doğayı değiştirdi, sonra; dağları, taşları, suları, ovaları, bitki örtüsünü değiştirdi. O lökeşeler, yaban ördekleri, yaban kazları, yaban güvercinleri yeri yurdu terk edip başka ülkelere gittiler ve bir daha hiç bu ülkeye dönmediler.
Ahmet Hocanın sahneye koyacağı tiyatronun oyuncularının çoğu bizim 6 Edebiyat A sınıftan seçilmişti. Şükrü Kundakçı, Mehmet Babür, Fatih Karabulut, Nevin Yılmaz, Nurşen Korkut, Ramazan Töz, Şahap Türk…
Ben biraz geç duymuştum… Çalışmaya çoktan başlamışlar, rolleri de dağıtmışlardı. Çalışma sonrası Ahmet Hocanın yanına vardım, “eğer hala oyuncu eksiği varsa ben de oynamak istiyorum Hocam!” dedim. Yüzüme baktı “geç kaldın, rolleri dağıttık”, dedi. “Ama senin adını alayım biri ayrılırsa seni çağırırım” dedi…
Gerçekten çok üzülmüştüm. O gün üzüntüyle dolaştım. Bir yandan da içimdeki umudu taze tuttum. Birkaç gün sonra Ahmet Hoca beni çağırttı. “Yardımcı oyunculardan biri ayrıldı, yerine oynar mısın…” dedi. Rolün niteliği önemli değildi, önemli olan sahneye çıkabilmekti. “Tabi ki oynarım” dedim sevinçle…
Gogol’un “Müfettiş” adlı oyununu oynuyorduk. Ben Müfettiş sanılan Hlestakov’un uşağı Osip rolünde olacaktım. Hlestakov; Şükrü Kundakçı’ydı.
Olay bir kasabada geçiyordu. Kasabayı denetleyecek bir müfettiş beklenirken handa yedikleri ve içtiklerini ödeyemedikleri için rehin kalan bir memur ve uşağın hikâyesi trajikomik hikayesiydi. Bu iki kafadar, kasabada Müfettiş ve yardımcısı sanılacak, başta kaymakam olmak üzere bütün kasabayı dolandıracaklardı.
Ben de çalışmalara hızlı bir şekilde dahil olmuştum... Öğleden sonra olunca Ahmet Hoca bizi boş bir sınıfta ya da atölyede topluyor, çalıştırıyor, çalıştırıyordu. İlkin tekslerden okurken yavaş yavaş ezberlemeye ve hareketlenmeye de başladık. O kadar çok çalıştık ki, sadece kendimizin rolünü değil, diğer arkadaşlarımızın rollerini de ezberlemeye başladık.
Ahmet Hocamızın dediğine göre, sene sonunda bir okulumuzun öğretmen ve öğrencilerine oynayacak, bir de Ortacalılara oynayacaktık… Her iki oyunu da o dönemin meşhur ŞATO SİNEMASI’NDA oynayacaktık. Yılsonuna doğru heyecan ve gerilim artmaya başladı. Kim bilir ne kadar kalabalık olacaktı? Kimler gelecekti.
Günler su gibi gelip geçti. Ahmet Hoca ön sırayı anne ve babalarımıza ayırmış, her birimize ücretsiz iki davetiye vermişti. “Onlar protokolden olsunlar ve evlatlarıyla gurur duysunlar” demişti.
Bir hafta sonu köye gittim ve durumu anneme anlattım. “Ta Ortaca’ya nasıl geleceğiz a oğlum. Hem gece oyundan sonra nasıl döneceğiz” deyince içimde derin bir kırılma oldu. Annem üzüldüğümü görünce “Sen yine de babana söyle” dedi. Akşam yemeğinde tüm hünerlerimi ortaya koyarak babama oyundan söz ettim, ancak babam da oralı olmadı. Çok üzüldüm, oysa benim için ne kadar değerliydi orada olmaları. Benimle gurur duysunlar istiyordum. Babam yine kesin bir şey söylemedi. “Dur bakalım hele o gün bir gelsin” dedi. İçimdeki umudu yitirmedim.
Biletler satışa çıktığında çok kısa sürede satıldı. Özellikle Ortaca halkı büyük bir ilgi gösterdi oyunumuza… Ahmet Hoca sahne konusunda müthiş yetenekli ve yaratıcıydı. Günler öncesinden sahne provalarına başladık. En son Şato Sinemasının perdeleri yapıldı, sahne düzenlemesi yapıldı. Orada provalara başladık…
“Sayılı gün çabuk geçer”, derler, belirlenen tarih de geldi çattı. İlk olarak öğretmen ve öğrencilere oyun için çıktık. Sahne gerisinde hepimiz çok heyecanlıydık, yalnızca o heyecanı yaşamak bile bizim hayatlarımızda büyük devrimdi.
Oyun bir komediydi ve kimi zaman salondan büyük kahkahalar yükseliyordu. Oyun bittiğinde öğretmenlerimiz de bizi ayakta alkışladı. Kimisi sarılıp sarılıp öptü. Ahmet Hocam da oyunun çok iyi geçtiğini, birkaç hata olsa da bunun genel havayı bozmadığını söyleyip, bizi serbest bıraktı.
Sinemanın dışında arkadaşlar bekliyordu ve her birimizi ayrı ayrı kutluyorlardı. “Edebiyat sınıflarından bir şey olmaz” diyenler bile gelip bizi kutluyordu. O an duyduğum o büyük heyecanı hayatımın hiçbir evresinde bir daha duymayacaktım…
O an kendimi film artistleri gibi meşhur hissetmeye başlamıştım. Kasım kasım kasılarak yürüyordum. Ama asıl önemli olan akşamdı. Nasıl geçecekti. Bu kez halka oynayacaktık. Biletler bitmiş, sinema sahipleri kenarlara sandalyeler eklemişti. Perde arkasında oyun saatini titreyerek bekliyorduk. Arada bir perde aralığından salona bakıp daha da heyecanlanıyorduk. Arkadaşlarımın anne ve babaları gelip yerlerini almışlardı, ama bizimkiler yoktu. İçimde bir sürpriz yapacakları inancıyla iki bileti de kimseye vermemiştim. Sahne tamamen kapanmıştı artık ve ilk gong çalmıştı. İkinci gongta salon ışıkları söndürüldü. Üçüncü gongda perde açıldı…
Sahneye ilk çıkışımda annem ve babam için ayrılan koltuklar gözüme takıldı ve tüm bildiklerimi unuttum. O anı anlatamam. Sahne ortasında dondum kaldım. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Süflör sesleniyor, rol arkadaşım Şükrü Kundakçı söylüyor, o arada; kendine gel Erdal, hayat devam ediyor, hem de her şeye rağmen devam ediyor. Şimdi en iyisini oynamalısın” dedim, kendi kendime ve yeniden oyuna dikkatimi vermeye başladım.
Oyun bittiğinde alkıştan sinema yıkılıyordu ve herkes ayaktaydı. Protokoldeki arkadaşlarımın anne ve babaları ağlıyordu. Kaç kez alkışla sahneye çağırdılar. En son Ahmet Öğretmenimizi de aramıza alarak halkı bir kez daha selamladık…
O gece alkıştan Ortaca adeta yıkılmıştı. Kendi çocuklarının bir şeyler yaptığını gören Ortacalılar bizi evlatları olarak görmüşler, o nedenle gururla izlemişlerdi.
O günü ömrüm boyunca hiç unutmadım, unutmayacağım… Benim için gece, hem en büyük sevinç; hem de en büyük üzüntü olmuştu… Sahneden ayrılırken o iki boş sandalyeye bir kez daha baktım. Çok çok üzüldüm, hayatım boyunca çıktığım sahnelerde, ne diploma törenlerimde, ne askerlik yemininde, ne başarı ödüllerimde annem ve babam yanımda olmayacaktı, ama olsundu… Onların beni okutmaları yeterliydi. Hele hele babamın: “okuduğun yere kadar okutacağım seni, bunun için gerekirse sırtımda un çuvalı taşıyıp hamallık yapacağım” demesi benim için en büyük destek değil miydi? Onlara her şekilde minnettardım…
Ertesi günü, Dalaman ve Köyceğiz’de de oyunu sergilemeyi beklerken, olaylar nedeniyle buna izin verilmemişti.
Ahmet Hoca, masrafları çıktıktan sonra kalan parayla bizi pikniğe götürme sözü vermişti.
“Bir iki gün içinde Dalyan Kaunos’ta piknik yapacağız, herkes o güne kadar ailesinden izin alsın…” dedi.

Erdal Atıcı
3 Ekim 2021
 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/10/hatirlama-bahcesi-onde-bos-kalan-iki-koltuk.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/10/hatirlama-bahcesi-onde-bos-kalan-iki-koltuk.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/10/hatirlama-bahcesi-onde-bos-kalan-iki-koltuk_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/10/hatirlama-bahcesi-onde-bos-kalan-iki-koltuk.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/hatirlama-bahcesi-onde-bos-kalan-iki-koltuk/2725/</link>
			<pubDate>Sun, 03 Oct 2021 13:40:30 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Çocuklarımızın hayallerini çalan eğitim...  ]]></title>
			<description><![CDATA[70’li yıllarda, Ege’nin yoksul bir köyünde, beş sınıfın bir araya toplandığı küçük bir ilkokulda okuyorduk. Her sabah büyük coşkuyla okul yoluna düşer, sanki dünyayı fethedecekmişiz gibi özgüvenle yürürdük. Öğretmenimiz bizi okulun avlusunda güler yüzle karşılardı. Ders aralarında bahçeye çıktığımızda sevinç çığlıklarıyla yeri göğü inletirdik. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[70’li yıllarda, Ege’nin yoksul bir köyünde, beş sınıfın bir araya toplandığı küçük bir ilkokulda okuyorduk. Her sabah büyük coşkuyla okul yoluna düşer, sanki dünyayı fethedecekmişiz gibi özgüvenle yürürdük. Öğretmenimiz bizi okulun avlusunda güler yüzle karşılardı. Ders aralarında bahçeye çıktığımızda sevinç çığlıklarıyla yeri göğü inletirdik. 
Gözleri ışık saçan öğretmenimiz ve sıraların üzerindeki ders kitaplarımızla, dünyanın dört bir yanına gider, yollar yürür, ırmaklar geçerdik. 
Türkçe kitaplarımızda dilimizin tüm güzelliğini duyumsayabileceğimiz şiirler vardı. Çağdaş Türk ve dünya edebiyatından örnekler içeren okuma parçaları...
MUSTAFA KEMAL’İN ÇOCUKLARIYDIK
Her sabah “varlığımızı Türk varlığına” armağan ederek derslere başlardık. Öğretmenimiz, sık sık hayaller kurmamızı, kendimize hedefler seçmemizi ve gökyüzü yeryüzüne inse de o hayalleri gerçekleştirmek için çalışmamızı öğütlerdi. Cumhuriyetin “yüksek karakterli koruyuculara” gereksinimi olduğunu, eğitimsiz, bilgisiz, kültürsüz, zayıf karakterli, korkak insanların en küçük olaylar karşısında bile ayakta kalamayacaklarını duyumsatırdı bize... 
Öğrenmeyi sevinç ve mutlulukla gerçekleştirirdik... Kimi zaman bir soğan zarında yaşamın gizemini keşfeder, kimi zaman ağaç yapraklarında dört mevsimi gözlemlerdik. Hiç unutmam bir okuma parçasında ellerin işlevini öğrenmiştik. Ve ders sonunda öğretmenimiz sınıfa ellerini göstererek “Dünyada tüm uygarlıklar, makineler, köprüler, yollar, fabrikalar, kaleler, saraylar, evler, araçlar bu ellerin sayesinde ve insan emeği ile yapılmıştır” demişti de saatlerce bu sözün üzerine düşündürmüştü bizi... 
ÇAĞDIŞI EĞİTİM
O, bizlere öğrenme coşkusu veren, okula koşa koşa gelmemizi sağlayan ışıklı eğitim dizgesini sonraları yavaş yavaş yok ettiler. Aydınlığa gidecek tüm yolları kestiler. Var güçleriyle saldırdılar güzel olana. Ders kitaplarının içeriklerini değiştirdiler. Okulu kuru sıralardan ve dört duvardan oluşan soğuk çocuk ıslahevlerine dönüştürdüler...
Çocuklarımızın önce öğrenme coşkularını, sonra da yokluğu varlığa dönüştüren hayallerini çaldılar. Çağı yakalamaya çalışan bir ulusun köy okullarını kapattılar, köy çocuklarını taşımalı eğitime mahkûm ettiler! 
Okul kavramıyla hiç bağdaşmayan, bağsız, bahçesiz, apartman dairelerine onlarca çocuğu doldurup kafalarına kuru bilgi yükleme yolunu tuttular...
Son zamanlarda buna ideolojik dayatmaları ve hurafeleri önceleyen çağdışı eğitim oluşturma çalışmalarını, yaşamdan ve bilimden kopuk müfredatları eklerseniz, çocuklarımızın her sabah okula gitmemek için gösterdikleri direnci daha iyi anlayabilirsiniz!
TARİHTEN DERS ÇIKARMAK
Bugün dünyada, büyük bilimsel ve teknolojik devrimler yaşanırken ne yazık ki Türkiye, bu gelişmelere seyirci kalmakta, her geçen gün çağdaş eğitimden kopmaktadır. 
Bu böyle daha ne kadar sürer bilemiyoruz; ancak bildiğimiz bir şey var ki yaşam hep ileriye doğru akar ve bu ırmağı durdurmak olanaksızdır. Eğitime yön verenler, eğitim politikası oluşturanlar iyi bilmelidir ki dogmalarla koşullandırılmış kafalardan topluma da kendilerine de hiçbir yarar gelmez! 
İçinden geçmekte olduğumuz bu çağın en büyük özelliği, okulların işlevi ve nasıl olmaları konusunu sorgulamaya açmasıdır. Bu konularla ilgili ivedi çalışma başlatılmalı, her kesimden eğitime kafa yoran insanın görüş ve düşüncesi alınarak eğitim bilimcileriyle işbirliği içinde, gereken dönüşüm sağlanmalıdır.
Tarihin acımasız yasalarından biri de çağa ayak uyduramayan devlet ve uygarlıkları yok etmesidir! Zaman içinde, gerekli değişim ve dönüşümü gerçekleştiremeyen birçok uygarlık, tarihin tozlu sayfalarında kalmıştır. Şimdi tarihten ders çıkarma zamanıdır!
ERDAL ATICI
KÖY ENSTİTÜLERİ VE ÇAĞDAŞ EĞİTİM VAKFI BAŞKANI


 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/cocuklarimizin-hayallerini-calan-egitim.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/cocuklarimizin-hayallerini-calan-egitim.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/cocuklarimizin-hayallerini-calan-egitim_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/cocuklarimizin-hayallerini-calan-egitim.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/cocuklarimizin-hayallerini-calan-egitim/2628/</link>
			<pubDate>Sat, 25 Sep 2021 21:14:19 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Demirköprü’de 1 Eylül ]]></title>
			<description><![CDATA[Veli Lök- Rasime Şeyhoğlu Kütüphanesi]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Veli Lök- Rasime Şeyhoğlu Kütüphanesi
***
Doktorlara olan aşkım başkadır.
Yıllar öncesinde onlarla ilgili olumsuz anılar yaşamış olsam da…
O olumsuzluklar neydi diyecek olursanız, üşenmeden anlatayım.
Arkadaşlarımla henüz bir çocukken oynadığımız futbol maçında düşüp çok kan kaybetmem sonucu göz kaslarımın zayıflaması sonucu sol gözümdeki içe bakış nedeniyle,  albay emeklisi bir askeri doktora ameliyat olmuştum lise üç’e geçtiğim yıl.
 Şaşılık nedeniyle sorun yaşıyordum çünkü. Birine dikkatli bakamıyordum. Hele kızlara asla!
Sıcak mı sıcak bir haziran günü ameliyat olmuştum Beyler Sokağı’ndaki Zeki Ural’ın muayenehanesinde.
Şaşılığım düzelmişti.
Eylülde okullar açıldığında bir sabah aynaya baktığımda ne göreyim?
Sol gözüm gene eskisi gibi… Kaymış. Ağlayacak haldeyim. O gün öğleden sonra doğru Zeki Ural’ın muayenehanesine…
Bana verdiği yanıtı yıllarca unutamadım:
"Arçelik bayisi miyim ben  bu işin garantisini verecek!?"
Başım önde, ağlamaklı ve ezik bir şekilde evin yolunu tuttum.
Hiç sevemedim o sert bakışlı albay emeklisi doktoru.
***
Düşünün ki lisede okuyorum. İkide bir bakasım gelen kızlar var. Göz göze gelince hemen çeviriyorum başımı. Dikkatli bakamıyorum kimseye…
Babamı ve annem, derdimi anlamış olmalılar ki bu kez Ege Üniversitesi’ne çevirdik rotayı. Halamın oğlunun tıp fakültesinden arkadaşı, göz hastalıkları bölümünde ihtisas yapıyordu. İki üç kez o abiye gidip geldim. Muayene oldum. Yanılmıyorsam, Zeki Ural’a gidip ameliyatımla ilgili bilgi almamı ve o notları kendisine getirmemi istemişti.
Zeki Bey, karşısında beni görünce nedense kızdı. Konuyu anlatınca daha da kızdı ve "Git oğlum başımdan, çoluğa çocuk elinde kendini maskaraya çevirme!"
Üniversitedeki genç asistanlara güvenmiyordu belli ki…
O günlerde çok gidip geldim o abinin polikliniğine.
Sonuçta Ege Üniversitesi’nde ikinci ameliyatımı oldum alternan iç şaşılıktan.
Çok mutluydum, çünkü burası üniversite hastanesiydi. Biri yanlış yaparsa diğeri düzeltirdi. Sonuçta çok sayıda göz hekiminin elindeydim. Sonsuz bir güven duygusu içindeydim.
Hiç de sandığım gibi olmadı.
Annem düzelmiş diyordu. Babam ve kardeşlerim de…
Arkadaşlar ise başka türlü konuşuyordu.
Özetle… Şaşılığım tamamen düzelmiş değildi.
***
Aradan kaç yıl geçti bilmiyorum.
Bu kez, hocaların hocası olması nedeniyle Selahattin Erbakan’ın muayenehanesinin kapısını çaldık abimle. O da üniversiteden daha önce yapılan ameliyatın bilgilerini istedi.
Hiç unutmam, "30 bine yaparım" tümcesini…
Ben mutlu olayım diye bizimkiler o parayı gözden çıkarıp verdiler ve özel sağlık hastanesinde üçüncü ameliyatımı oldum. Öğrendim ki oğlu olan göz doktoruyla birlikte yapmış ameliyatımı.
***
Şaşılığım geçti mi?
Bunun en doğrusunu fotoğraflar söylüyor.
Ameliyatımı yapanlar ise bir şey kalmadığını söylediler hep.
Beni ameliyat eden doktorlara zaman zaman kızdım, öfkelendim, özellikle de Zeki Ural’ın muayenehanesinin camlarını kırasım geldi o yıllarda.
Şunu öğrendim ki, babamın askeri doktor olarak baştacı ettiği Zeki Ural, göz hekimlerinin en kralı değilmiş. Üniversitede, henüz ihtisasını tamamlamamış uzman hekim adayları da demek ki yeterinde yetkin değillermiş… Üniversite diye işi abartmamak gerekiyormuş.
Profesöre ameliyat olarak başarılı sonuç alınacağını sanmak da demek ki doğru değilmiş…
Bunu öğrenmiş oldum.
***
Her yaşlı öğretmenin, tecrübeli diye çok iyi öğretmenlik yaptığını söyleyebilmenin mümkün olmadığı gibi bir realite bu…
Genç olup da harikalar yaratan nice öğretmen tanıdım ben.
Her meslekte durum herhalde böyledir.
Hiç unutmam… Gazeteci bir arkadaşım "Gözlüğüm için üç göz doktoruna gittim. Üçü de farklı farklı numaralar verdiler" demişti.
Diyeceksiniz ki, o farklı farklı reçeteler neyin nesi?
Maalesef ben de bilmiyorum bu sorunun yanıtını.
Tıp fakültesi sayısı arttıkça bana öyle geliyor ki buna benzer yanlışlar daha da çoğalacak. Yeterli hoca yokken tıp fakültesi açmak insana ister istemez şu soruyu sorduruyor: "O ülkedeki hükümetin başında yoksa Recep Tayyip Erdoğan mı var?"
Yargıcın, öğretmenin yaptığı yanlış yok mudur?
Elbette vardır.
Hekimler de yanlış yapabilir. Ancak… Bu yanlış bilerek yapılan bir yanlış olamaz. Hipokrat yemini yapan bir hekimin hastasına şifa verme çabasından başka bir amacı olamaz çünkü.
Her yerde her zaman söylerim bunu. Hekimlere yapılan sözlü ya da fiili saldırı karşısında gözlerim dolar benim. Hastasını iyileştirmeye çalışan bir hekime yapılan saldırıların bu iktidar döneminde artmış olmasını hep birlikte düşünmeli/ sorgulamalıyız bence.
***
Çocukluğumdan bu yana hep doktor olmak istemişimdir. Hâlâ özenirim beyaz önlükler içindeki canım doktorlara… Tıbbı kazanan bir genci de kucaklayasım gelir hep.
Bu nedenle olsa gerek, iç hastalıkları uzmanı olan yeğenim Emrah, diğer yeğenlerime göre daha bir başkadır gözümde ve gönlümde.
***
50. kütüphanemizi açarken sağım solum hep hekimdi.
Veli Lök- Rasime Şeyhoğlu Kütüphanesi açılışında kimler yoktu ki…
Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ortopedist Prof. Dr. Osman Gürün,  Çocuk Hastalıkları uzmanı Prof.Dr. Suat Çağlayan, Jinekolog Prof. Dr. Nurettin Demir, Jinekolog Zeki Uzun, İzmir Tabib Odası Başkanı Dr. Lütfi Çamlı, TTB MK Genel Sekreteri Vedat Bulut, EMOT Hastanesi kurucu üyesi Ortopedist Prof. Dr. Arslan Bora, Ortopedist Doç. Dr. İbrahim Kaplan, Ortopedist İbrahim Kocabıyık, emekli hekim Olcay Lök, dişhekimi Selahattin Tural…
Sağlık sorunlarıyla ilgili bir kütüphane açtığımızdan değildi bu.
Hocaların Hocası Veli Lök’ün adının kütüphaneye verilmiş olmasından kaynaklanan bir sevgi/ saygı buluşmasıydı.
Hastanelerden ve insan haklarıyla ilgili kuruluşlardan gelen çelenkler ise çok mutlu etti beni.
Öte yandan… Karşıyaka’nın belediye başkanı da plastik cerrah bir operatör doktordu.
Kütüphane açılışı, uzun süredir birbirlerini görmeyen doktorların buluşma günü gibiydi.
Kemal Nehrozoğlu, Akın Birdal ve Avram Ventura’dan gelen kutlama iletileri de açılışın bir başka rengiydi…
Bizim verdiklerimiz (2562 kitap) Karşıyaka Belediyesi’nin kitaplarıyla birlikte Demirköprü’deki bu kütüphane, bence Karşıyaka’nın en nitelikli kütüphanelerinden…
Deniz Şeyhoğlu’nun profesyonelce hazırlanmış bir açılış konuşmasıyla başlayan programdaki konuşmacılar sırasıyla; Veli Lök, Cemil Tugay, Lütfi Çamlı, Vedat Bulut, Suat Çağlayan, Osman Gürün ve CHP İzmir Milletvekili Kani Beko idi.
Rasime- Recai Şeyhoğlu Kütüphaneler Zinciri’nin bölgemiz ve yurdumuz için olan önemine, Rasime Şeyhoğlu ile Veli Lök’ün çabalarının dile getirildiği konuşmalardı bunlar…
Annem aramızda bulunsaydı adım gibi eminim, "Ben size bir türkü söyleyivereyim sevgili doktorlarım!" deyiverirdi.
Onun da doktorlara olan aşkı bir başkaydı. O gün İbrahim Kocabıyık anlattı. Salihli’deyken arada bir ya da sık sık doktor muayenehanelerinin bulunduğu sokaktaki Nörolog, Doç. Dr. Ziynet Kapkın’ı ziyarete gider, yanında da yaptığı gözlemeleri götürürmüş. Bir tanecik Ziynet kızıyla birlikte yerler içerlermiş. Annem, "Ziynet’im bana pekiyi geliyor" derdi hep.
DEÜTFH Nefroloji Profesörlerinden Ali Çelik de, sanırım iyi tanımıştı annemi. Doktorlar sabahları vizite çıkıyor ya… Hastalara nasılsınız diyorlar ya…
Annem, doktorlara soruyordu bu soruyu… "Nasılsınız?"
Bana da dönüp "Onların işi daha zor sarı kuzum. Benim derdim beni ilgilendiriyorken onlar hepimizin derdiyle ilgileniyor. Kolay mı?"
Doktorlara saldıranları duyunca hışımla "Kahrolasıcalar!" der dururdu.
Hazmedemiyordu doktorlara olan saygısızlıkları…
Doktorlar için ne güzel bir hastaydı annem. Sızlanmayan, üzmeyen, hasta yatağında bile makyajını unutmayan…
Canım annem! Onu öyle özlüyorum ki…
O güzel annem açılış günü herkesin dilindeydi. Her konuşmacı ondan söz etti. Nasıl da mutlu oldum… Bir bilseniz…
Kızım, çocukken ağlıyorken anne diye değil, 'Babaanne' diye ağlardı. 
Üçüncü kitabım "Babaanneciğim"i okuyanlar bilir bunu.
Ne diyorduk efendim…
Karşıyaka Belediye Bandosu’nun açılış öncesinde İstiklal Marşını çalıp söylemesi ise 1 Eylül’ün unutulmaz bir başka güzelliğiydi.
Şaka bir yana, o gün 1 Eylül’dü.
Dünya Barış Günü’ydü. Annemin doğum günüydü. (1 Eylül 1930)
Başkana özellikle 1 Eylül’de açalım ricasında bulunmuştum. Sağ olsun, kırmadı ve kabul etti.
1 Eylül, belki de o gün Karşıyaka’da kutlanan en güzel Dünya Barış Günü etkinliğiydi.
Halkçı özelliğini her fırsatta kanıtlayan çalışkan milletvekili Kani Beko, sorunlara bakan/ değinen değil dokunan bir milletvekili. Konuşmasını yaparken sendikacı/ siyasetçi yanını gösterdi gene.
Doğrusu, seviyorum onu. Bana çok sahici/ samimi geliyor. Demirköprü’nün çocuğu… Bu bölgeyi çok iyi bilen/ sevilen bir siyasetçi.
Konuşurken hem bizleri hem de özellikle açılışa gelmiş olan müftüyü düşündürdü o gün. Siyasetçi olur da siyaset yapmaz mı insan… Eleştirilerini dillendirirken hem güldü hem güldürdü.
Sahi… Altay da Göztepe de  birinci ligde top koştururken Karşıyaka neden???
Bunu da gülerek/ güldürerek anımsatmış oldu güleryüzlü Başkanımıza…
Kani Beko, savaşkan bir ruha sahip olduğu kadar ince esprileriyle de bazen Hoca Nasreddin bazen de Şair Eşref oluveriyor.
Oylumlu 'SÖZÜMÜZ' kitabını armağan etti o gün. DİSK Genel Başkanı olarak 2016-2018 yıllarında yaptığı basın açıklamalarını kitaplaştırmış.
Ne kitabı?! Tuğla sanki…
Söz uçar yazı kalır ya… Belli ki o sözün anlamını iyi öğrenmiş.
Kitaplara gelince…
Olanca gücümüzle seçici olmaya çalıştık. Rafları doldurmak adına yığmadık olur olmadık kitabı…  Araştırma- inceleme türündeki kitaplarla kişisel gelişim kitaplarına ağırlık verdik. Gazeteci yazarların güncel kitaplarının çoğuna da yer verdik raflarımızda. Çocuk kitaplarının çokluğu da herkesin dikkatini çekti o gün. Sonuçta Demirköprülü çocukları görmek istiyoruz burada. Dünya ve Türk klasiklerinin bilinen örneklerini koyduk raflara.
‘Ak Zambaklar Ülkesinde’ kitabı ise iki tane…
Bilerek… Özellikle…
Felsefe ve sosyolojiyle ilgili kitapları da ihmal etmedik.
Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Yaşar Kemal özellikle çok okunsun diye onlardan çok kitap var. Şiirler hakeza…
Her kütüphaneyi kurarken gözümün önüne önce annem sonra da kütüphaneye girip çıkacak olan çocuklar- öğrenciler ve gençler geliyor. Ağdalı, okuma tadı vermeyen kitapları raflardan uzak tutuyoruz.
Burası bizim 50. Kütüphanemiz.
Karşıyaka için bir başka düşümüz, 1000 kitaplı 'Rasime Şeyhoğlu Şiir ve Çocuk Kütüphanesi' Deniz Şeyhoğlu, bu konuda Başkana teklifte bulundu bile.
Başkan yer bulursa kitapları hemen teslim edeceğiz.
Bir noktayı da görmezden gelemeyeceğim. Söylemezsem olmaz!
Kütüphanedeki rafların tercihinde metal değil ahşap tercih edilmeli bence. Gerek ülkemizde gerekse de yurtdışındaki kütüphanelerde ben hep ahşap malzeme gördüm.
Ya da metal olabilir ama dışı ahşap görünümlü metaller…
Kitap türleri, beyaz kağıtlar üzerine yazılıp raflara yapıştırılacağına metal isimlikler yazdırılıp çakılmalı raflara.
Bir de her kütüphanede kitapları çok okunan yerli ve yabancı şair ve yazarların fotoğrafları olmalı. Okur, onlarla arasında duygusal bağ kurabilmeli…
Özellikle de Einstein’ın o bilinen dilini çıkarmış/ gülen pozu yer almalı en görülen bir yerde.
Annemin ve Veli Lök’ün birer fotoğraf ve özgeçmişinin yanında istedik ki kütüphaneye girip çıkan her yetişkin Guernica tablosuyla da Pablo Picasso’yu tanısın. Picasso’yu öğrenen okur, günün birinde plastik sanatlara ve dönem romanlarına da ilgi duyabilir pekala…
Okurun içindeki yaratıcılığı tetikleyen tabloların bulunmasını istememiz bundan!
İllâ anımsatmayı zorunluluk görüyorum. Her kütüphanede adı verilen kişilerin özgeçmişleri mutlaka bulunmalı. Hatta mümkünse bir de fotoğrafı…
Okur, adı verilen kişiyi en azından öğrenmeli.
Ekim ayıyla birlikte ozanların ve yazarların belli aralıklarla kütüphanede ağırlanması, söyleşilerin düzenlenmesi Demirköprü’ye olağanüstü canlılık katar diye düşünüyorum. Bu konuda TYS ile Edebiyatçılar Derneği ile işbirliği yapılırsa ne güzel olur.
Dramaturg Haluk Işık’ın burada dersler verecek olması ise bir başka zenginlik!
Haluk Işık, bu konuda deneyimli bir bilen… Hidayet Karakuş gibi…
Keşke o da bu çalışmalarda görev alsa… 43 yıllık Karşıyakalı olan Hidayet Karakuş’un evi de zaten bölgeye çok yakın.
Bu kütüphanenin gelecekte yeni Cahit Arflar- Orhan Kemaller- Fazıl Saylar- Burçin Bükeler yetiştireceğini düşünüyorum/ umuyorum.
Üsküp Milli Kütüphanesi ile iletişim kurup Makedon şair ve yazarları Demirköprülü Makedon kökenlilerle tanıştırmak/ kaynaştırmak hiç zor değil. Bu konuda Başkana yardımcı olmaya şimdiden söz verebilirim. Üsküp, yaşamımı en çok etkileyen kentlerden biri. Orada yaşadığım güzellikleri unutmam ne mümkün! Üsküp Milli Kütüphanesi’ndekiler de zaten dost bildiğimiz insanlar…
Demirköprü Mahallesi; parkları, ağaçlarının bolluğu, uygar insanlarıyla biliniyorken şimdi de Veli Lök- Rasime Şeyhoğlu Kütüphanesi ile kimliğine bir başka zenginlik katıyor.
Demirköprülü, 1 Eylül 2021’i hiç unutmayacak.
Kimbilir, belki de önümüzdeki aylarda 'en güzel kompozisyon'yazma adına yarışma düzenlenecek bu kütüphanede. Belki de şiir…
Bu damar, Demirköprülü’de var çünkü.
Kütüphaneye yakın iki parkta Türk ve Makedon şair ve yazarların büstlerinin bulunması, edebiyatın çiçek açması anlamında çok önemli bir adım olur gibi geliyor bana…
Ne dersiniz Sayın Başkanım, Sayın Demirköprülüm?
Yazıyı teşekkürle tamamlamış olalım…
Kütüphane önüne, bir kaide üstüne konulmuş olan Veli Lök büstü ile Başkan, hocaların hocasına yapılabilecek en güzel jesti yaptı. Öğrencinin öğretmene olan saygısı bundan iyi nasıl anlatılabilir ki…
Bir de mini uyarı. Ya da mini eleştiri… Nasıl kabul edilirse…
Gönül isterdi ki, kütüphane önüne konulan plastik giydirmeli kanepe, aşk şiirleri yazan Tarsuslu Ümit Yaşar Oğuzcan adına değil de Karşıyakalı Attila İlhan- Hüseyin Yurttaş- Osman Nuri Koçtürk ya da Urlalı Necati Cumalı adına düzenlensindi.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bunu telafi edeceğini düşünüyorum.
Pekala bu kanepe Samim Kocagöz ya da Salâh Birsel adına da düzenlenebilir.
Ümit Yaşar Oğuzcan tercihi doğru olmamış.
Açılış çok görkemliydi. Kitaplar harikulade!
Sıra geldi Orhan Kemal, Marguez, Cervantes, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Şirazlı Sadi okumaya…

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/demirkopru-de-1-eylul.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/demirkopru-de-1-eylul.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/demirkopru-de-1-eylul_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/demirkopru-de-1-eylul.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/demirkopru-de-1-eylul/2330/</link>
			<pubDate>Fri, 03 Sep 2021 14:50:17 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Veli Lök- Rasime Şeyhoğlu Kütüphanesi  ]]></title>
			<description><![CDATA[*** Doktorlara olan aşkım başkadır. Yıllar öncesinde onlarla ilgili olumsuz anılar yaşamış olsam da… O olumsuzluklar neydi diyecek olursanız, üşenmeden...]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[***
Doktorlara olan aşkım başkadır.
Yıllar öncesinde onlarla ilgili olumsuz anılar yaşamış olsam da…
O olumsuzluklar neydi diyecek olursanız, üşenmeden anlatayım.
Arkadaşlarımla henüz bir çocukken oynadığımız futbol maçında düşüp çok kan kaybetmem sonucu göz kaslarımın zayıflaması sonucu sol gözümdeki içe bakış nedeniyle,  albay emeklisi bir askeri doktora ameliyat olmuştum lise üç’e geçtiğim yıl.
 Şaşılık nedeniyle sorun yaşıyordum çünkü. Birine dikkatli bakamıyordum. Hele kızlara asla!
Sıcak mı sıcak bir haziran günü ameliyat olmuştum Beyler Sokağı’ndaki Zeki Ural’ın muayenehanesinde.
Şaşılığım düzelmişti.
Eylülde okullar açıldığında bir sabah aynaya baktığımda ne göreyim?
Sol gözüm gene eskisi gibi… Kaymış. Ağlayacak haldeyim. O gün öğleden sonra doğru Zeki Ural’ın muayenehanesine…
Bana verdiği yanıtı yıllarca unutamadım:
"Arçelik bayisi miyim ben  bu işin garantisini verecek!?"
Başım önde, ağlamaklı ve ezik bir şekilde evin yolunu tuttum.
Hiç sevemedim o sert bakışlı albay emeklisi doktoru.
***
Düşünün ki lisede okuyorum. İkide bir bakasım gelen kızlar var. Göz göze gelince hemen çeviriyorum başımı. Dikkatli bakamıyorum kimseye…
Babamı ve annem, derdimi anlamış olmalılar ki bu kez Ege Üniversitesi’ne çevirdik rotayı. Halamın oğlunun tıp fakültesinden arkadaşı, göz hastalıkları bölümünde ihtisas yapıyordu. İki üç kez o abiye gidip geldim. Muayene oldum. Yanılmıyorsam, Zeki Ural’a gidip ameliyatımla ilgili bilgi almamı ve o notları kendisine getirmemi istemişti.
Zeki Bey, karşısında beni görünce nedense kızdı. Konuyu anlatınca daha da kızdı ve "Git oğlum başımdan, çoluğa çocuk elinde kendini maskaraya çevirme!"
Üniversitedeki genç asistanlara güvenmiyordu belli ki…
O günlerde çok gidip geldim o abinin polikliniğine.
Sonuçta Ege Üniversitesi’nde ikinci ameliyatımı oldum alternan iç şaşılıktan.
Çok mutluydum, çünkü burası üniversite hastanesiydi. Biri yanlış yaparsa diğeri düzeltirdi. Sonuçta çok sayıda göz hekiminin elindeydim. Sonsuz bir güven duygusu içindeydim.
Hiç de sandığım gibi olmadı.
Annem düzelmiş diyordu. Babam ve kardeşlerim de…
Arkadaşlar ise başka türlü konuşuyordu.
Özetle… Şaşılığım tamamen düzelmiş değildi.
***
Aradan kaç yıl geçti bilmiyorum.
Bu kez, hocaların hocası olması nedeniyle Selahattin Erbakan’ın muayenehanesinin kapısını çaldık abimle. O da üniversiteden daha önce yapılan ameliyatın bilgilerini istedi.
Hiç unutmam, "30 bine yaparım" tümcesini…
Ben mutlu olayım diye bizimkiler o parayı gözden çıkarıp verdiler ve özel sağlık hastanesinde üçüncü ameliyatımı oldum. Öğrendim ki oğlu olan göz doktoruyla birlikte yapmış ameliyatımı.
***
Şaşılığım geçti mi?
Bunun en doğrusunu fotoğraflar söylüyor.
Ameliyatımı yapanlar ise bir şey kalmadığını söylediler hep.
Beni ameliyat eden doktorlara zaman zaman kızdım, öfkelendim, özellikle de Zeki Ural’ın muayenehanesinin camlarını kırasım geldi o yıllarda.
Şunu öğrendim ki, babamın askeri doktor olarak baştacı ettiği Zeki Ural, göz hekimlerinin en kralı değilmiş. Üniversitede, henüz ihtisasını tamamlamamış uzman hekim adayları da demek ki yeterinde yetkin değillermiş… Üniversite diye işi abartmamak gerekiyormuş.
Profesöre ameliyat olarak başarılı sonuç alınacağını sanmak da demek ki doğru değilmiş…
Bunu öğrenmiş oldum.
***
Her yaşlı öğretmenin, tecrübeli diye çok iyi öğretmenlik yaptığını söyleyebilmenin mümkün olmadığı gibi bir realite bu…
Genç olup da harikalar yaratan nice öğretmen tanıdım ben.
Her meslekte durum herhalde böyledir.
Hiç unutmam… Gazeteci bir arkadaşım "Gözlüğüm için üç göz doktoruna gittim. Üçü de farklı farklı numaralar verdiler" demişti.
Diyeceksiniz ki, o farklı farklı reçeteler neyin nesi?
Maalesef ben de bilmiyorum bu sorunun yanıtını.
Tıp fakültesi sayısı arttıkça bana öyle geliyor ki buna benzer yanlışlar daha da çoğalacak. Yeterli hoca yokken tıp fakültesi açmak insana ister istemez şu soruyu sorduruyor: "O ülkedeki hükümetin başında yoksa Recep Tayyip Erdoğan mı var?"
Yargıcın, öğretmenin yaptığı yanlış yok mudur?
Elbette vardır.
Hekimler de yanlış yapabilir. Ancak… Bu yanlış bilerek yapılan bir yanlış olamaz. Hipokrat yemini yapan bir hekimin hastasına şifa verme çabasından başka bir amacı olamaz çünkü.
Her yerde her zaman söylerim bunu. Hekimlere yapılan sözlü ya da fiili saldırı karşısında gözlerim dolar benim. Hastasını iyileştirmeye çalışan bir hekime yapılan saldırıların bu iktidar döneminde artmış olmasını hep birlikte düşünmeli/ sorgulamalıyız bence.
***
Çocukluğumdan bu yana hep doktor olmak istemişimdir. Hâlâ özenirim beyaz önlükler içindeki canım doktorlara… Tıbbı kazanan bir genci de kucaklayasım gelir hep.
Bu nedenle olsa gerek, iç hastalıkları uzmanı olan yeğenim Emrah, diğer yeğenlerime göre daha bir başkadır gözümde ve gönlümde.
***
50. kütüphanemizi açarken sağım solum hep hekimdi.
Veli Lök- Rasime Şeyhoğlu Kütüphanesi açılışında kimler yoktu ki…
Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ortopedist Prof. Dr. Osman Gürün,  Çocuk Hastalıkları uzmanı Prof.Dr. Suat Çağlayan, Jinekolog Prof. Dr. Nurettin Demir, Jinekolog Zeki Uzun, İzmir Tabib Odası Başkanı Dr. Lütfi Çamlı, TTB MK Genel Sekreteri Vedat Bulut, EMOT Hastanesi kurucu üyesi Ortopedist Prof. Dr. Arslan Bora, Ortopedist Doç. Dr. İbrahim Kaplan, Ortopedist İbrahim Kocabıyık, emekli hekim Olcay Lök, dişhekimi Selahattin Tural…
Sağlık sorunlarıyla ilgili bir kütüphane açtığımızdan değildi bu.
Hocaların Hocası Veli Lök’ün adının kütüphaneye verilmiş olmasından kaynaklanan bir sevgi/ saygı buluşmasıydı.
Hastanelerden ve insan haklarıyla ilgili kuruluşlardan gelen çelenkler ise çok mutlu etti beni.
Öte yandan… Karşıyaka’nın belediye başkanı da plastik cerrah bir operatör doktordu.
Kütüphane açılışı, uzun süredir birbirlerini görmeyen doktorların buluşma günü gibiydi.
Kemal Nehrozoğlu, Akın Birdal ve Avram Ventura’dan gelen kutlama iletileri de açılışın bir başka rengiydi…
Bizim verdiklerimiz (2562 kitap) Karşıyaka Belediyesi’nin kitaplarıyla birlikte Demirköprü’deki bu kütüphane, bence Karşıyaka’nın en nitelikli kütüphanelerinden…
Deniz Şeyhoğlu’nun profesyonelce hazırlanmış bir açılış konuşmasıyla başlayan programdaki konuşmacılar sırasıyla; Veli Lök, Cemil Tugay, Lütfi Çamlı, Vedat Bulut, Suat Çağlayan, Osman Gürün ve CHP İzmir Milletvekili Kani Beko idi.
Rasime- Recai Şeyhoğlu Kütüphaneler Zinciri’nin bölgemiz ve yurdumuz için olan önemine, Rasime Şeyhoğlu ile Veli Lök’ün çabalarının dile getirildiği konuşmalardı bunlar…
Annem aramızda bulunsaydı adım gibi eminim, "Ben size bir türkü söyleyivereyim sevgili doktorlarım!" deyiverirdi.
Onun da doktorlara olan aşkı bir başkaydı. O gün İbrahim Kocabıyık anlattı. Salihli’deyken arada bir ya da sık sık doktor muayenehanelerinin bulunduğu sokaktaki Nörolog, Doç. Dr. Ziynet Kapkın’ı ziyarete gider, yanında da yaptığı gözlemeleri götürürmüş. Bir tanecik Ziynet kızıyla birlikte yerler içerlermiş. Annem, "Ziynet’im bana pekiyi geliyor" derdi hep.
DEÜTFH Nefroloji Profesörlerinden Ali Çelik de, sanırım iyi tanımıştı annemi. Doktorlar sabahları vizite çıkıyor ya… Hastalara nasılsınız diyorlar ya…
Annem, doktorlara soruyordu bu soruyu… "Nasılsınız?"
Bana da dönüp "Onların işi daha zor sarı kuzum. Benim derdim beni ilgilendiriyorken onlar hepimizin derdiyle ilgileniyor. Kolay mı?"
Doktorlara saldıranları duyunca hışımla "Kahrolasıcalar!" der dururdu.
Hazmedemiyordu doktorlara olan saygısızlıkları…
Doktorlar için ne güzel bir hastaydı annem. Sızlanmayan, üzmeyen, hasta yatağında bile makyajını unutmayan…
Canım annem! Onu öyle özlüyorum ki…
O güzel annem açılış günü herkesin dilindeydi. Her konuşmacı ondan söz etti. Nasıl da mutlu oldum… Bir bilseniz…
Kızım, çocukken ağlıyorken anne diye değil, 'Babaanne' diye ağlardı. 
Üçüncü kitabım "Babaanneciğim"i okuyanlar bilir bunu.
Ne diyorduk efendim…
Karşıyaka Belediye Bandosu’nun açılış öncesinde İstiklal Marşını çalıp söylemesi ise 1 Eylül’ün unutulmaz bir başka güzelliğiydi.
Şaka bir yana, o gün 1 Eylül’dü.
Dünya Barış Günü’ydü. Annemin doğum günüydü. (1 Eylül 1930)
Başkana özellikle 1 Eylül’de açalım ricasında bulunmuştum. Sağ olsun, kırmadı ve kabul etti.
1 Eylül, belki de o gün Karşıyaka’da kutlanan en güzel Dünya Barış Günü etkinliğiydi.
Halkçı özelliğini her fırsatta kanıtlayan çalışkan milletvekili Kani Beko, sorunlara bakan/ değinen değil dokunan bir milletvekili. Konuşmasını yaparken sendikacı/ siyasetçi yanını gösterdi gene.
Doğrusu, seviyorum onu. Bana çok sahici/ samimi geliyor. Demirköprü’nün çocuğu… Bu bölgeyi çok iyi bilen/ sevilen bir siyasetçi.
Konuşurken hem bizleri hem de özellikle açılışa gelmiş olan müftüyü düşündürdü o gün. Siyasetçi olur da siyaset yapmaz mı insan… Eleştirilerini dillendirirken hem güldü hem güldürdü.
Sahi… Altay da Göztepe de  birinci ligde top koştururken Karşıyaka neden???
Bunu da gülerek/ güldürerek anımsatmış oldu güleryüzlü Başkanımıza…
Kani Beko, savaşkan bir ruha sahip olduğu kadar ince esprileriyle de bazen Hoca Nasreddin bazen de Şair Eşref oluveriyor.
Oylumlu 'SÖZÜMÜZ' kitabını armağan etti o gün. DİSK Genel Başkanı olarak 2016-2018 yıllarında yaptığı basın açıklamalarını kitaplaştırmış.
Ne kitabı?! Tuğla sanki…
Söz uçar yazı kalır ya… Belli ki o sözün anlamını iyi öğrenmiş.
Kitaplara gelince…
Olanca gücümüzle seçici olmaya çalıştık. Rafları doldurmak adına yığmadık olur olmadık kitabı…  Araştırma- inceleme türündeki kitaplarla kişisel gelişim kitaplarına ağırlık verdik. Gazeteci yazarların güncel kitaplarının çoğuna da yer verdik raflarımızda. Çocuk kitaplarının çokluğu da herkesin dikkatini çekti o gün. Sonuçta Demirköprülü çocukları görmek istiyoruz burada. Dünya ve Türk klasiklerinin bilinen örneklerini koyduk raflara.
‘Ak Zambaklar Ülkesinde’ kitabı ise iki tane…
Bilerek… Özellikle…
Felsefe ve sosyolojiyle ilgili kitapları da ihmal etmedik.
Sabahattin Ali, Orhan Kemal, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Yaşar Kemal özellikle çok okunsun diye onlardan çok kitap var. Şiirler hakeza…
Her kütüphaneyi kurarken gözümün önüne önce annem sonra da kütüphaneye girip çıkacak olan çocuklar- öğrenciler ve gençler geliyor. Ağdalı, okuma tadı vermeyen kitapları raflardan uzak tutuyoruz.
Burası bizim 50. Kütüphanemiz.
Karşıyaka için bir başka düşümüz, 1000 kitaplı 'Rasime Şeyhoğlu Şiir ve Çocuk Kütüphanesi' Deniz Şeyhoğlu, bu konuda Başkana teklifte bulundu bile.
Başkan yer bulursa kitapları hemen teslim edeceğiz.
Bir noktayı da görmezden gelemeyeceğim. Söylemezsem olmaz!
Kütüphanedeki rafların tercihinde metal değil ahşap tercih edilmeli bence. Gerek ülkemizde gerekse de yurtdışındaki kütüphanelerde ben hep ahşap malzeme gördüm.
Ya da metal olabilir ama dışı ahşap görünümlü metaller…
Kitap türleri, beyaz kağıtlar üzerine yazılıp raflara yapıştırılacağına metal isimlikler yazdırılıp çakılmalı raflara.
Bir de her kütüphanede kitapları çok okunan yerli ve yabancı şair ve yazarların fotoğrafları olmalı. Okur, onlarla arasında duygusal bağ kurabilmeli…
Özellikle de Einstein’ın o bilinen dilini çıkarmış/ gülen pozu yer almalı en görülen bir yerde.
Annemin ve Veli Lök’ün birer fotoğraf ve özgeçmişinin yanında istedik ki kütüphaneye girip çıkan her yetişkin Guernica tablosuyla da Pablo Picasso’yu tanısın. Picasso’yu öğrenen okur, günün birinde plastik sanatlara ve dönem romanlarına da ilgi duyabilir pekala…
Okurun içindeki yaratıcılığı tetikleyen tabloların bulunmasını istememiz bundan!
İllâ anımsatmayı zorunluluk görüyorum. Her kütüphanede adı verilen kişilerin özgeçmişleri mutlaka bulunmalı. Hatta mümkünse bir de fotoğrafı…
Okur, adı verilen kişiyi en azından öğrenmeli.
Ekim ayıyla birlikte ozanların ve yazarların belli aralıklarla kütüphanede ağırlanması, söyleşilerin düzenlenmesi Demirköprü’ye olağanüstü canlılık katar diye düşünüyorum. Bu konuda TYS ile Edebiyatçılar Derneği ile işbirliği yapılırsa ne güzel olur.
Dramaturg Haluk Işık’ın burada dersler verecek olması ise bir başka zenginlik!
Haluk Işık, bu konuda deneyimli bir bilen… Hidayet Karakuş gibi…
Keşke o da bu çalışmalarda görev alsa… 43 yıllık Karşıyakalı olan Hidayet Karakuş’un evi de zaten bölgeye çok yakın.
Bu kütüphanenin gelecekte yeni Cahit Arflar- Orhan Kemaller- Fazıl Saylar- Burçin Bükeler yetiştireceğini düşünüyorum/ umuyorum.
Üsküp Milli Kütüphanesi ile iletişim kurup Makedon şair ve yazarları Demirköprülü Makedon kökenlilerle tanıştırmak/ kaynaştırmak hiç zor değil. Bu konuda Başkana yardımcı olmaya şimdiden söz verebilirim. Üsküp, yaşamımı en çok etkileyen kentlerden biri. Orada yaşadığım güzellikleri unutmam ne mümkün! Üsküp Milli Kütüphanesi’ndekiler de zaten dost bildiğimiz insanlar…
Demirköprü Mahallesi; parkları, ağaçlarının bolluğu, uygar insanlarıyla biliniyorken şimdi de Veli Lök- Rasime Şeyhoğlu Kütüphanesi ile kimliğine bir başka zenginlik katıyor.
Demirköprülü, 1 Eylül 2021’i hiç unutmayacak.
Kimbilir, belki de önümüzdeki aylarda 'en güzel kompozisyon'yazma adına yarışma düzenlenecek bu kütüphanede. Belki de şiir…
Bu damar, Demirköprülü’de var çünkü.
Kütüphaneye yakın iki parkta Türk ve Makedon şair ve yazarların büstlerinin bulunması, edebiyatın çiçek açması anlamında çok önemli bir adım olur gibi geliyor bana…
Ne dersiniz Sayın Başkanım, Sayın Demirköprülüm?
Yazıyı teşekkürle tamamlamış olalım…
Kütüphane önüne, bir kaide üstüne konulmuş olan Veli Lök büstü ile Başkan, hocaların hocasına yapılabilecek en güzel jesti yaptı. Öğrencinin öğretmene olan saygısı bundan iyi nasıl anlatılabilir ki…
Bir de mini uyarı. Ya da mini eleştiri… Nasıl kabul edilirse…
Gönül isterdi ki, kütüphane önüne konulan plastik giydirmeli kanepe, aşk şiirleri yazan Tarsuslu Ümit Yaşar Oğuzcan adına değil de Karşıyakalı Attila İlhan- Hüseyin Yurttaş- Osman Nuri Koçtürk ya da Urlalı Necati Cumalı adına düzenlensindi.
İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin bunu telafi edeceğini düşünüyorum.
Pekala bu kanepe Samim Kocagöz ya da Salâh Birsel adına da düzenlenebilir.
Ümit Yaşar Oğuzcan tercihi doğru olmamış.
Açılış çok görkemliydi. Kitaplar harikulade!
Sıra geldi Orhan Kemal, Marguez, Cervantes, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Şirazlı Sadi okumaya…

 

Tahmini okuma suresi: 10 dakika.]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/veli-lok-rasime-seyhoglu-kutuphanesi.jpeg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/veli-lok-rasime-seyhoglu-kutuphanesi.jpeg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/veli-lok-rasime-seyhoglu-kutuphanesi_t.jpeg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/09/veli-lok-rasime-seyhoglu-kutuphanesi.jpeg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/veli-lok-rasime-seyhoglu-kutuphanesi/2329/</link>
			<pubDate>Fri, 03 Sep 2021 14:42:34 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[ HATIRLAMA BAHÇESİ  BAYRAM CAMBAZ’IN DÜĞÜNÜ… ]]></title>
			<description><![CDATA[Köyde 14, 15 yaşlarında dokuz - on tıfıldık. Yaz dönemlerinde düğünlere gidiyor, karaltılarda fırsat buldukça kafaları çekip, davul zurna önüne çıkıp zeybek oynuyorduk. Özellikle bizim yörede “ağır hava” denilen Kerimoğlu Zeybeğini büyüklerimizden gördüğümüz gibi, öğrendiğimiz gibi bir kartal gibi süzülerek ve yine bir kartalın pençelerini vurduğu gibi dizlerimizi vura vura oynuyorduk. Bizim orada, davulun önünde oynayana, para çevirmek çok meşhurdur, biz gençler zeybek oynamaya çıkınca büyüklerimizin gözleri dolar, ağlayarak para çevirmeye çıkarlardı. ]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Ortaokul üçüncü sınıfa geçtiğimiz yıl dünyayı toz pembe görmeye başlamıştık. İnanılmaz romantik ruhlarımız vardı. Gerçekten çok güzel günlerdi. Kanlarımızın damarlarımızda ateşten sıcak ve bir nehir gibi coşkulu aktığı o güzel günler, elimizden avcumuzdan yavaş yavaş akıp gitti ve bir daha hiç geri gelmedi… 
Bayram Abi (çok genç yaşta rahmetli oldu) çocukluğunda geçirdiği bir hastalık nedeniyle saçları başının kimi yerinde yoktu. O bunu pek takıntı yapmaz, gençlerle oturup konuşmaya başlayınca, susup anlattıklarını dinlerdik. 
Bir filozof gibi konuşur (gerçi Yörüklerin çoğu filozof gibi konuşur), biz gençlere çok takılırdı. Biz de ona çok takılır, şakalar yapardık. Hiçbir zaman bize gücenmezdi. 
Yaşı evde kalma dönemine girdiğinde, Dalaman’ın dağ köylerinden birinden nişanlandı. Düğününe gitmeye söz verdik. Babası Cambaz Dayı, köyden çıkmadan önce biz gençleri başına topladı. “Gençler size istediğiniz kadar rakı alacağım, ancak gelini alıp Ortaca sınırlarına kadar bir yudum dahi içmeyeceksiniz. Gözünüzü seveyim, bir taşkınlık yaparsanız, büyük olaylar olur. Onlar da Yörük köyü aman, gözünüzü seveyim…”
Cambaz Dayıya söz verdik. Dedik ki, “gelini alıp Ortaca sınırlarına girinceye kadar her birimiz bir yudum bile içki içmeyeceğiz, taşkınlık yapmayacağız.” 
Dört davul, dört zurna, traktörlerle yola çıktık. Traktör konvoyuyla Dalaman içinden yaylaya doğru tırmanmaya başladık. Gittikçe başı karlı dağlara doğru çıkıyorduk. 
Nihayet çam ormanlarının arasından şirin bir köye vardık. Orada da, iki davul iki zurna karşıladı bizi. Dağlar, taşlar zurna sesinden yıkılıyor. Bizler uslu birer çocuk olarak üstümüzü başımız çırparak traktörlerden indik, her birimiz bir çam dalı altına girdik, düğünü izliyoruz. 
O zamanlar, gelin almaya damat gitmez, gelin almaya gidenler geri dönerler evin avlusunda damat gelini karşılar, damattan “indirmelik” istenir ve damat cebindeki tüm parayı indirmelik olarak verir, gelin arabadan inince kurban kesilir, davul zurna susar bir Hoca dua eder, dua bitince davul zurna yeniden çalmaya başlardı…
Damat Bayram Abi gelin almaya gelmemişti. Gelin alındı. O köyden birkaç genç, gelin arabasının yolunu kesti. Adettendir, Goca Cambaz Dayı, her yol kesilişinde iki büyük rakı verdi. Öyle öyle köyden uzaklaştık. Ortaca’ya inince Cambaz Dayı traktörleri durdurdu. Davul ve zurnacıların olduğu bizim traktöre iki kasa rakı koydu, biz gençlerin istediği kadar rakı verdi. Büyük bir yükten kurtulmuştu. Kavgasız dövüşsüz gelini almış Ortaca’ya kadar gelmiştik. 
Rakı boldu ama meze yoktu. Karnımız da hayli acıkmıştı. Dalaklı Mahallesi taraflarında traktörü durdurup bahçelere indik. Güz günü; limon, portakal ne bulduysak, topladık ve mezeyi de böylece halletmiş olduk. Daha Yeşilyurt köyüne varmadan çoğumuz sarhoş olmuştuk.
14- 15 yaşında rakının ne demek olduğunu, nasıl içilmesi gerektiğini de, o gün anlamış olduk… En öndeki traktör, davul zurnanın ve biz gençlerin bindiği traktördü. Traktörün kontrolü bizdeydi. İstediğimiz yerde durduruyor, aşağıya iniyor davul zurnayı da indiriyor, önünde döne döne zeybek oynuyor, ya da zurnayla birlikte uzun havalar söylüyorduk… Gelin arabası arkadaydı. Artık sarhoş olmayan kimse kalmamıştı. 
Davul ve zurnacılar da içtikleri için inanılmaz çalıyorlardı. Bizim köyün sınırlarına girdiğimizde güneş batmıştı. Yolda toz duman içinde hala oynuyorduk. Dedik ki, buradan sonrasını yürüyerek gideceğiz. Ama öyle yakın değil, daha beş altı kilometre var köye. Koca Cambaz Dayı, gelip gidip gözümüzün içine bakıyor. Bir taraftan hoşuna gidiyor, bir taraftan haklı olarak geceye kalmak istemiyor. En sonunda dayanamadı; “çocuklar güneş battı, artık bir an önce gidelim. Sözüm söz evin önünde düğün dağılmayacak istediğiniz kadar davul zurna çalsın. Siz de orada oynayın” dedi.
Koca Cambaz Dayıyı mı kıracaktık. “Yalnız bir türkü var” dedim “Kör Mustafa çalacak biz söyleyeceğiz…”
Kör Mustafa bizim yörenin en tanınmış zurnacısıydı. Kimi insanlar düğüne yalnızca onu dinlemeye gelirlerdi. Babamın en sevdiği adamdı, biz Kör Mustafa’nın çocukları torunları yaşındayız. 
“Ela gözlüm ben bu elden gidersem”i çal abem!” dedim. Başını salladı. Son derece olgun karşıladı isteğimizi… Zurnasını gökyüzüne doğru dikti. Ve başladı. Zurna sesi asırlar öncesinden gelen bir ağıt gibi dağları birbirine kavuşturmaya başladı. 
Bu sesler, bizim seslerimiz, o akşam dünyayı birkaç kez dolaşıp geldi… 
Ela Gözlüm Ben Bu Elden Gidersem,
Zülfü Perişanım Kal Melül Melül.
Kerem Et, Aklından Çıkarma Beni,
Ağla Göz Yaşını, Sil Melül Melül.
Elvan Çiçekleri Takma Başına,
Kudret Kalemini Çekme Kaşına,
Beni Ağlatırsan Doyma Yaşına,
Ağla Göz Yaşını, Sil Melül Melül
Karac’oğlan Der Ki Ölüp Ölünce
Bende Güzel Sevdim Kendi Halimce
Varıp Gurbet Ele Vasıl Olunca
Dostlardan Haberim Al Melül Melül
Bu türküyü ilk kez radyoda Muzaffer Akgün’den dinlemiş ve bayılmıştım. Hem sözlerini hem de ezgisini hafızama almıştım. Kör Mustafa yeri göğü inletiyordu. Orada bulunanlar da eşlik ediyordu. O an Kör Mustafa’ya para yağdı. Kimisi zurnanın deliğine dürüp sokuyordu parayı, kimi cebine koyuyor kimisi de, şapkasının altına sıkıştırıyordu. 
Bu arada bana da arka arkasına bardakla rakı sunuyorlardı. Delikanlılık işte, gelenden gidenden birer yudum alıyordum… Ama yavaş yavaş başım dönmeye başlamıştı. Ve gittikçe de dünyanın dönme hızı artıyordu. Az sonra bu hıza yetişemeyecek ve yere savrulacaktım. O gün bugün dünyanın hızına yetişemiyorum. 
Sonrasını hatırlamıyorum. Evde bir ara babamın başıma geldiğini Anama talimatlar verip sarhoşluğumun geçmesi için özel karışımlar hazırlattığını hatırlıyorum. Gençlikte olurdu böyle şeyler, diyordu. Demek ki, biz de gençliğe adım atmıştık. 
Düğün ne olmuştu, ya arkadaşlarım… Hiçbir şeyi hatırlamıyordum. O günden sonra düğün ve zeybek şöhretim arttı. Köyde bulunduğum düğünlerde mutlaka oyuna kaldırırlardı beni… 
O kültürün yaşatılması adına ben de çıkardım meydana, iyi kötü birkaç zeybek oynardım. Hala zeybek geleneğin yaşatılması için mücadele veren insanlardan biriyim. 
O zamanların düğün kültürü, o bambaşka bir kültürdü. Yüzyıllardan beri süzüle süzüle gelen bizim özümüz olan, o kültürümüz ne yazık ki yozlaştırıldı. Bilerek yaptılar bunu. Ekonomik koşullar da bu yozlaşmaya katkı sağladı. Kimse üç gün üç gece düğün yapamıyor artık! Onu da bıraktık, bir kına bir de düğün yeterli. Yeter ki, eskilerden esintiler getirsin bize...
Biraz o düğünlerden de söz etmek isterim: Bizim Yörüklerde adetti, düğüne okulananlar, mutlaka bir oku karşılığı getirirdi. Kimi zaman bir teke çekip gelenler olurdu. Davul zurna misafiri ta dış kapıda karşılar. Oku karşılığını teslim eden misafir bir masaya oturtulur ve masasına düğün sahibi bir şişe rakı koyardı. Bu gelenekti. Bizim Yörüklerin geleneği. Osmanlı devleti döneminde de bu böyleydi. Şeriatla yönetilen Osmanlı devleti bile bizim Türkmenlere pek karışamazdı. 
Ama ne yazık ki, şimdilerde Türk milletini Vahabileştirme politikası sonucu insanlar içen, içmeyen gibi ayrımlara tabi tutulmak isteniyor, oysa bizim kültürümüzde bu ayrım hiç olmadı. O düğün içkiliymiş, bu düğün içkisizmiş denilmezdi. Herkes içse de, içmese de, gider düğün sahibini kutlardı… Yarenliğe bakardı. 
Laiklik de bu değil miydi?
Düğünlere gelen insanlardan içen içer, ama içmeyen de içmez. Kimse içerken, içmiyor gibi görünmez, rakı bardağını gazete kâğıdına sarıp içmezdi… Gizlemeye gerek görmezdi. Adam gibi içene kim ne diyebilir ki. Masaya oturduğu gibi kalkanlara kim ne diyebilir ki? 
İlginç bir geleneğimiz daha vardı. Gelin attan indirilirken, ya da arabadan indirilirken, davul zurna susar, bir hoca dua eder, hocanın duası bitince, gelin iner, davul zurnanı ezgileriyle eve girerdi. Bu o kadar güzel bir adetti ki, insan yaşamındaki süreğenliği gösterirdi. Ölü evinde taziyeye gelen insanlara yemek ikram edilmesi de hayatın devamlılığını gösteren bir adettir. Bir taraftan acı çeken insanlar, diğer taraftan dünyanın kanunu yemek içmek…
Şimdiler de, yoz bir müzik ve sözleri değiştirilmiş türküler, çoğu düğünü katlediyor. Bizi biz yapan özelliklerden bizi uzaklaştırıp yoz bir kültüre bizi savuruyor…
Eski düğün adetlerimizden hatırladıklarınızı yorum kısmına yazın lütfen… Hepinize iyi pazarlar…
Erdal Atıcı

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/08/hatirlama-bahcesi-bayram-cambaz-in-dugunu.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/08/hatirlama-bahcesi-bayram-cambaz-in-dugunu.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/08/hatirlama-bahcesi-bayram-cambaz-in-dugunu_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/08/hatirlama-bahcesi-bayram-cambaz-in-dugunu.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/hatirlama-bahcesi-bayram-cambaz-in-dugunu/1642/</link>
			<pubDate>Sun, 01 Aug 2021 07:41:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[OĞLUMA VE GENÇLERE MEKTUP... ]]></title>
			<description><![CDATA[SEVGİLİ OĞLUM...
Ömür dediğimiz bu zor ve amansiz yolda, bir yaş daha alırken sana sağlık, mutluluk ve başarı diliyorum...
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[Biliyorsun her doğum gününde sana bir mektup yazıyorum. Sadece sana değil bu mektup tabi, tüm gençlerimize...
İnsan öğretmen olunca çok ayırmıyor gençleri...
Bu yaş gününde de, oğlumun özelinden hepinize mektup yazma geleneğini sürdürüyorum...
Öyle garip garip bakmayın, mektup, bizim, çocukluk ve gençlik çağlarımızın en önemli iletişim aracıydı.
Siyah beyaz Türkiye'nin yani...
Şimdilerde, çoğu kimse unuttu. Gençler ise hiç bilmiyor...
Oysa biz okumayı mektuplardan öğrenen çocuklardıK. Hüznü, özlemi, ağlamayı, acıyı, kederi gülmeyi hep mektuplarla öğrendik. Kağıttan umutlar yaratıp, zamanın boşluğuna bırakıp hüzünle uğurlayıp, sevinçle karşıladık, boz elbiseli postacıları...
Şimdi kimse beklemiyor postacıları. Oysa adına türküler yakılırdı postacıların.
Şimdi siz duygu ve düşüncelerinizi iki sözcükle sınırlayıp Watsapptan gönderip mavi tikler bekliyorsunuz. Sonra da, birkaç saatte silip atıyorsunuz o evrensel duyguları... 
Oysa karşımızdaki insanın duygularını öğrenmek için bir hafta on gün beklerdik biz...
Hala sahaflardan alınan kitapların arasından mektuplar çıkıyor... Sonsuzluğa seslenmiş sanki yazan eller...
Muhterem, Azizim diye başlanılmış kibarliktan titreyen kağıtlar sonsuzluğa bayrak açıp bir kez daha okunmayı bekliyorlar...
Sevgili Oğlum, 
Sevgili Gençler,
Dünyanın ve ülkemizin genel sorunlarına bir kuşbakışı bakalım derim...
Önce sıcağı sıcağına en büyük sorunlara değinelim:
Dünyamız iklim değişikliğiyle boğuşuyor çok zamanlar. Bununla nasıl baş edecegini bilmiyor insan soyu... Büyük sel felaketleri yaşanıyor Avrupa ve Asya'da...
Depremler geliyor ardından. 
Kapitalizm 300 senede dünyayı yiyip tüketti. Tüketim toplumları yaratıldı, tutum ve azla idare etme unutturuldu insanlara...
Doğayı tahrip ederek ve tüketerek daha nereye kadar gidilebilir ki bu büyük açgözlülük?
Bu ana sorunun yanında dünyada cehalet konusu var.
Ne yazık ki,
Dünyada Cehalet her geçen yıl artıyor ve yayılıyor. Uygarlığın sonunu getirebilecek bir tehlike bu. İnsanlığın tüm birikimini yok edebilecek azgınlıkta bir tehlike... 
Daha dün Taliban Afganistan'ın yoksul ve yüzü gülmeyen insanlarını güldürüyor diye bir komedyeni öldürdü cahiller sürüsü...
Daha önce de, binlerce yıllık tarihi eserleri bombalamışlardı.
Şimdi biz oraya evlatlarımızı Afganistan Havaalanını korusunlar diye göndereceğiz... Oysa Afganistan evlatları, savaştan kaçarak akın akın Türkiye'ye geliyorlar...
Diğer bir sorun Suriyeliler sorunu... Ülkemizde dört milyonu askın Suriyeli yaşıyor. Bunların gelecekte ne olacağına dair belirsizlik sürüyor. Yurttaşların büyük bölümü tedirgin...
Umarım Suriye ile anlaşılır ve Suriyeliler severek ve isteyerek evlerine dönerler...
Bu konuda Avrupanın tutumu hiç de kabul edilir değildir. 
SEVGİLİ OĞLUM
SEVGİLİ GENÇLER...
Bu sıkıntı ve sorunları anlatırken, en temel amacım, sizlerin geleceğe çok iyi hazırlanmanız içindir.
Bu kadar büyük sıkıntıların üstüne işsizliği ve ekonomiyi de eklersek daha büyük bilinçle ve düşünceyle geleceğe yürümelisiniz...
Önce düşünmeyi sonra da mücadele etmeyi bilmek zorundasınız....
Pes etmemek durumundasınız. 
Ama büyük bir şansınız var ki, belki en büyük servetiniz bu...
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'ün ülkesindesiniz. Onun kurduğu Cumhuriyet rejimi içinde yaşayacaksınız ...
Her türlü sorunu aşacak bir tarihi birikimimiz var. O hâlâ yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Onun yaktığı meşale sizin de yolunuzu aydınlatacak güçtedir.
Sevgili Oğlum,
Senin yaştakiler artık üniversiteyi bitirdiler ya da senin gibi bu yıl bitiriyorlar.
Hayat uzun bir nehir gibi sizi bekliyor. Ve hiç durmadan akıyor gürül gürül... 
Keşkelerle, pişmanlıklarla ve yaşanmamışlıklarla duvarlar örmeden yaşamınıza, sevgiyle, dostlukla, kardeşlikle, barışla ve insan olmanın büyük erdemiyle büyük bir dünya yaratın gelecekte...
Öyle bir dünya kurun ki, kurduğunuz o dünyada kadınlar öldürülmesin sözgelimi...
Çocuklara kıyılamasın...
Hayvanların yaşam alanları yok edilmesin...
Ormanlar yanmasın sözgelimi...
Göller, nehirler kurumasın,
Denizler kir kusmasın,
sahiller yağmalanmasın...
Her yer beton yığını olmasın...
Yaşlıların soluk alabileceği iki çift laf edebilecekleri parklar, yeşil alanlar olsun...
En önemlisi adalet olsun, barış olsun, kardeşlik olsun...
Sevgili Oğlum 
Sevgili Gençler,
Mektubuma burada son verirken, iyi dileklerimle selamlıyor, gözlerinizden öpüyorum.
Gelecek yıl 29 Temmuzda yeni bir mektupta görüşmek üzere hoşçakalın...
Egenin babası, 
gençlerin Tarih öğretmeni 
Erdal Atıcı

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/07/ogluma-ve-genclere-mektup.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/07/ogluma-ve-genclere-mektup.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/07/ogluma-ve-genclere-mektup_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/07/ogluma-ve-genclere-mektup.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/ogluma-ve-genclere-mektup/1531/</link>
			<pubDate>Thu, 29 Jul 2021 12:36:51 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title><![CDATA[Kıbrıs Barış Harekatının 47. yıldönümü  ]]></title>
			<description><![CDATA[
 "SEVGİLİ KARDEŞLERİM, BİZ MİLLİYETÇİLİĞİ SOKAK DUVARLARINA DEĞİL, KIBRIS'IN TOPRAKLARINA YAZDIK..."
]]></description>
		    <content:encoded><![CDATA[ "SEVGİLİ KARDEŞLERİM, BİZ MİLLİYETÇİLİĞİ SOKAK DUVARLARINA DEĞİL, KIBRIS'IN TOPRAKLARINA YAZDIK..."
Herkese İyi bayramlar dilerim.
Bugün aynı zamanda Kıbrıs Barış Harekatının 47. yıldönümü anmadan geçmeyelim istedim.
Bu çok çok önemli bir olay, hele hele günümüzde her yönüyle örnek gösterilecek bir zafer...
Önce dönemin Başbakanı Bülent Ecevit'ten başlayalım anlatmaya...
Kara kuru sırım gibi bir adam. 
Hayatta en çok sevdiği şey: Milleti ve vatanı...
Öyle; çalayım, çırpayım, yiyeyim, içeyim, saraylarda yaşayayım gibi dünyevi istekleri yok... En çok aradığı iki şey var; çay ve sigara...
Evde misafirlerini Rahşan Hanımla birlikte ağırlıyor...
Kibar, son derece alçakgönüllü. .. 
Saygılı...
Hayatında bir karıncayı dahi incitmemiş...
Çok ileri derece ingilizcesi var. BBC'de çalışmış...
Gazeteci...
Şiir yazıyor...
Çeviri yapıyor...
Edebiyattan, sanattan, müzikten anlıyor...
Çok önemli bir konuşmacı, doğaçlama konuştuğu zamanlar alanlar yıkılıyor...
Mangal gibi yürek var, kaya gibi sağlam bir adam...
Ben de tanığım: Onun konuşma yapacağı alanlar tıklım tıklım insan olurdu 70'lı yıllarda... Hani iğne atsan yere düşmezdi...
Öyle döner ayran, bedava otobüslerle falan değil... Aç susuz yollara düşen baldırıçıplaklarla dolardı meydanlar...
İşçiler, köylüler, memurlar... 
Lise yıllarımda yaşadığım bir olayı anlatayım:
Ecevit Muğlaya gelecekti, Ortaca'dan, Fethiye'den, Marmaris'ten, Datça'dan, Köyceğiz, Dalaman'dan binlerce araç Muğla'ya doğru yola çıktık... 60 kilometrelik yolu tam dört saatte alabildik...
1977 Yılıydı. Seferberlik ilan edilmişti de sanki Muğla'nın ilçelerinden akın akın Kuvayı Milliyeye katılmaya gidiyordu insanlar...
Ecevit alana girdiğinde alan büyük bir deprem olmuş gibi ardı ardına beş on kez sallandı. 
Çoğu insan; insanüstü bir varlık görmüş gibi tir tir titriyordu...
Ecevit'in başında sekiz köşeli bir köylü kasketi, sırtında masmavi bir gömlek, elinden özgürlüğe uçan güvercinleri vardı..
"Üçüncü Adam" diyorlardı ona...
İlk bakan olduğunda işçi hakları konusunda büyük reformlar yapmıştı. Sonra, 12 Mart darbesine karşı direnmiş bakanlıktan istifa etmişti.
İkinci Cumhurbaşkanı, Batı Cephesi Kumandanı İnönüye karşı CHP'de Genel Başkan adayı olmuş ve seçilmişti.
"TOPRAK İŞLEYENİN, ŞU KULLANANIN" diyordu...
1973'te, ilk girdiği seçimde, CHP'yi birinci parti yapmış, Erbakan Hoca ile hükümet kurmuştu.
İlk yaptığı iş, ABD'nin uyguladığı HAŞHAŞ YASAĞINI KALDIRMAK OLDU.
İkincisi ise onu KIBRIS FATİHİ yaptı. O kara kuru adam bütün dünyaya rest çekerek, KIBRIS HALKINI Rum çetelerden korumak için 20 Temmuzda Kıbrıs' a asker çıkarma kararı aldı ve uyguladı. 24 saatte Türk ordusu Beşparmak dağlarına ulaştı...
Dünya üstüne çöktü de geri adım atmadı Ecevit...
Ambargo koydular, petrol vermediler, sağ - sol çatışmasıyla ülkeyi iç savaşa doğru sürüklediler yine geri adım atmadı...
Yetmedi...
Batıya sırtını dayayan Patronlar çarşaf çarşaf aleyhinde gazetelere ilan verdiler...
Kontra gerilla İzmirde kendisine suikast yaptı. Hem de zehirli mermi kullandılar, yılmadı...
Amerikada ikinci suikast girişimine uğradı... 
Eğilmedi, bükülmedi...
CHP Nevşehir İl Başkanı öldürülmüştü. Cenaze kurşun yağmuruna tutuldu. Tabuta kurşunlar saplandı alandan bir yere adım atmadı. Dimdik durdu vızır vızır kurşunlar içinde...
BÜLENT ECEVİT...
Bu ülkenin yüz akıdır... Tarih böyle yazacaktır. Tarih sahte kahramanları yazmaz. Sahte tarih yazmaya kalkanları da unutmaz...
Tarih saçınızı keser, saçınızı eteğinize düşürür ak mı kara mı olduğunu gösterir...
Tarihi dizilerden öğrenirsen milliyetçiliği de sloganlardan ibaret sanırsın...
Geçersin "Diriliş Ertuğrul" karşısına, tencere kapağında kalkan, tahtadan kılıçla televizyona karşı savaşmak zorunda hissedersin kendini...
Milliyetçiliği sana birkaç işaretten ibaret diye öğretirler, ANDIMIZI bile savunamaz duruma düşersin...
Osmanlı Torunuyum dersin, Osmanlı 'yi bilmezsin... Abdulhamit'i bilmez Abdulhamitçi olursun...
Türk Kültürünün peşinden koyacağına, "çadır kültürü"nün ardına düşersin...
Söylenecek çok şey var, ama gün 20 TEMMUZ'U KUTLAMA GÜNÜ...
Yazımızı Ecevitin başlıktaki konuşmasıyla tamamlayalım:
"Sevgili kardeşlerim; biz milliyetçiliği sokak duvarlarına değil, Kıbrıs’ın topraklarına, Ege’nin deniz yataklarına, Afyon’un haşhaş tarlalarına yazmışız”
Biz bu insanları tanıdık... Çoğu tertemiz girdikleri siyasetten tertemiz ayrıldı gitti...
Okumak gerek... 
Öğrenmek gerek...
Sahte tarih yazıcılarının karşısına tarihi öğrenerek dikilebiliriz...
Atatürk'ü reddeden bir milliyetçi olabilir mi? Ya da Atatürk'e hakaret edilmesine ses çıkarmayan Milliyetçi olabilir mi?
Başta Ecevit olmak üzere, Rauf Denktaş ve Erbakan Hocayı, Sancar paşayı ve Kıbrıs Şehitlerimizi rahmetle anıyorum...Yaşayan Kıbrıs gazilerimize sağlık diliyorum.
Erdal Atıcı 
20 Temmuz 2021

 ]]></content:encoded>
		    <image>https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/07/kibris-baris-harekatinin-47-yildonumu.jpg</image>
		    <media:content url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/07/kibris-baris-harekatinin-47-yildonumu.jpg" type="image/jpeg" medium="image"/>
<media:thumbnail url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/07/kibris-baris-harekatinin-47-yildonumu_t.jpg"/>
<enclosure url="https://www.gocekgazete.com/images/haberler/2021/07/kibris-baris-harekatinin-47-yildonumu.jpg" length="50000" type="image/jpeg"/>
			<link>https://www.gocekgazete.com/kibris-baris-harekatinin-47-yildonumu/1378/</link>
			<pubDate>Tue, 20 Jul 2021 12:20:07 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>